Toplumsal hayatın temel taşı bireysel sorumluluktur | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Toplumsal hayatın temel taşı bireysel sorumluluktur 10.07.2016 11:59

Toplumsal hayatın temel taşı bireysel sorumluluktur


İhtiyaçları sonsuz olan insanın tek başına yaşaması adeta imkânsızdır. Toplumun bir üyesi olarak ancak sayısız ihtiyaçlarını karşılayabilecek olan insan başkalarına karşı kuşanmaktan kaçınamayacağı sorumluluklar altındadır. Medeniyet toplum halinde yaşayan insanların karşılıklı sorumluluk ve bağımlılıkları ölçüsünde ortak yaşam imkânı ve değerler üretmesiyle ortaya çıkan bir olgudur.

Medeniyetlerin temelinin din olması,bireylere başkalarına karşı yüklediği ahlaki sorumluluklar nedeniyledir. Dini olmayanın ahlakı olmaz. Sorumluluk fedakârlığı da gerektirir. Allah’a ve ahiret hayatına inanmayan neden fedakârlık yapsın?

Ahiret hayatına inanmayanın karşılıksız bir fedakârlık yapması aptallıktır. Karşılık beklemeden fedakârlık yapabilmek için karşılık Allah’tan beklenir. Fedakârlık hiç karşılık beklenmeden yapılan iyiliktir. Karşılığı alınan ya da beklenen fedakârlığın alışverişten farkı yoktur.

İnsana, topluma karşı hakiki manada sorumluluk duymak Allah’a, hesap gününe inanmadan olmaz. Allah’a, hesap gününe inanmayan kişilerin sorumluluk duyup fedakârlıkta bulunmaları ise vicdanlarından kaynaklanan şuursuz bir davranıştır.

Vicdan kişinin Allah’a açılan penceresidir. O pencereden bakan Allah’ın varlığına muttali olur. Allah’ın varlığını idrak eden onu tanımaya, anlamaya çalışır. Din ise ona kılavuzluk eder.

İnsan rızasına talip olduğunda Allah’ın kendisinden ne istediğini, yüklediği görev ve sorumlulukları öğrenip anlar, yerine getirir. Bu görev ve sorumlulukların çoğu insana ve topluma karşı fedakârlık yapmakla ilgilidir.

Allah’ın varlığını idrak etmeyen insanın vicdanı sakat olsa da iyilik yapmaya sevk edebilir. Bu nedenle birtakım iyilikleri şuursuzca yapabilir. Lakin karşılığını almak istediğinde bunu kime yaptıysa ondan bekler. O yüzden vicdanıyla çelişir. İyiliğin karşılığını alamadığında yaptığının anlamsızlığını düşünüp bunalıma girer.

Allah’a, ahiret gününe kesin inanan bir insanın vicdanı hassas bir terazi gibi işler, her şeyi doğru ölçüp biçer, yerli yerinde yapar. Allah rızası için yaptığı fedakârlık ve iyiliklerin karşılığını insanlardan beklemez, kimseyi minnet altına da sokmaz.

Ahirete inanmadan Allah’a inanmanın bir anlamı yoktur. Eğer ölümle hayatı son bulacaksa insanın Allah’a inanmasının ve rızasını kazanmak için iyilik yapmasının ne anlamı var?

Eğer mezar hayatının son durağı ise yalnızca iyiliği, fedakârlığı değil başarıları da başarısızlıkları da kazandıkları ve kaybettikleriyle kişinin bütün her şeyi anlamını yitirir. Eğer yeniden diriliş, sonsuz ahiret hayatı varsa, iyiliğin karşılığında cennet ve kötülüğün karşılığında cehennem hayatı kazanılacaksa geçici dünya hayatının anlamı vardır. Ölüm hayatın sonu, ötesi hiçlik ise her şey beyhudedir.

Kişinin ait olduğu topluma ve çevreye karşı sorumluluk yüklenmesini, fedakârlığı göze almasını kaçınılmaz kılan Allah’a inanıp karşılığını ahirette beklemesidir.

Kişinin başka insanlara, topluma ve çevreye karşı iyilik düşünmesi, elinden gelendesteği vermesi, fedakârlıkta bulunması, gerektiğinde riski göze alması inancına bağlılığı ile orantılıdır. İnanan insan vicdanının, inanmayan nefsinin sesini dinler. Her bozulmamış vicdan mutlaka iyiliği, her nefis mutlaka kötülüğü emreder.

Yüce Allah Peygamberleri ve semavi kitapları insanlara nefsini terbiye, vicdanını takviye etmek için göndermiştir. Erbakan, insanlar kâfir ve mümin diye ayrılmaz, nefsini terbiye edenler ve etmeyenler diye ayrılır diyordu.

Nefis terbiyesinin özü mensubu olduğu topluma karşı sorumluluğunu kuşanarak fedakârlıkta bulunması, gerektiğinde risk almasıdır. Bireyin görevi, sorumluluğu;bir olumsuzluk gördüğünde müdahale edip önlemesi, güç yetiremediğinde tepki vermesi, onu da yapamıyorsa öfke duymasıdır. Sonuncusu inancın en zayıfıdır.

Kişi bir olumsuzluk karşısında duyarsız, tepkisiz kalıyorsa Müslümanlığı lafügüzaf olmaktan öte bir anlam taşımaz. Kötülükler karşısında duyarsız kalmak, bana ne demek, karşı çıkmak için riski göze alamamak inançsızlığın tezahürleridir.

Bir mümin herkesten çok Allah’ı sever. Herkesten çok Allah’ın rızası, hoşnutluğu için çaba gösterir. Herkesten çok Allah’tan korkar. Herkesten çok Allah rızası için fedakârlık yapıp riske girer. Allah’ı hiç kimseye, rızasını hiçbir şeye değişmez.

Böyle insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda kimse kamu malına zarar verip çevreyi tahrip edemez. Çünkü müdahale edileceğini, tepki göreceğini bilir. Terör böyle bir toplumda zemin ve ortam bulamaz. Çünkü haberdar olanlar ve farkına varanlar her yola başvurup engellemeye çalışır, ihbarda bulunur. Yolsuzluklar da yapılamaz. Çünkü bilgisi olanlar karşı çıkar ya da gerekli yerlere bildirir.

Sorumluluklarını kuşanıp yükümlülüklerini yerine getiren insanların oluşturduğu bir toplumda herkes bir murakıp gibi işlev görür. Bir trafik ihlalinde bile duyarsız kalmaz, gerekli yerlere bildirir. Haksızlık yapacak kişi önce çevrenin tepkisinden, kınamasından çekinir. Böyle bir toplumda mahkemelere çok iş düşmez.

Bir toplumun huzuru, mutluluğu bireylerin sorumluluklarını ve yükümlülüklerini yerine getirmesiyle sağlanır. Aksaklıkların, yanlışlıkların asgari düzeye ineceği bir ideal sosyal hayat böyle gerçekleşir. Nizam, intizam kusursuz işler hale gelir.

Yoldaki taşı kaldırmanın, insanlara zarar veren, göz zevkini bozan bir olumsuzluk gördüğünde ortadan kaldırmanın ibadet olduğuna inanan insanlardan meydana gelen bir toplumda çevreyi kirleten, piknik yaptığı yeri çöplüğe çeviren, yangının nedeni olan vandallar türeyebilir mi? Bir insan ve toplum her şeyden önce ahlak ve maneviyata muhtaçtır.İki cihan saadetinin vesilesi ahlak ve maneviyattır.

http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright