Her Bilginin Ötesinde Bir Bilgi; Her Gerçeğin Ötesinde Bir Gerçek;  Her Sırrın Ötesinde Bir Sır Vardır! | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Her Bilginin Ötesinde Bir Bilgi; Her Gerçeğin Ötesinde Bir Gerçek; Her Sırrın Ötesinde Bir Sır Vardır! 23.08.2015 13:00

Her Bilginin Ötesinde Bir Bilgi; Her Gerçeğin Ötesinde Bir Gerçek; Her Sırrın Ötesinde Bir Sır Vardır!

İnsan ahsen-i takvim ile esfele-i safilin arasındaki sonsuzluk uçurumunda raks eden bir sarkaç gibi derecelendirme tablosunda yerini bulmaya aday en üstün varlık olarak liyakat, seviye ve Âlemlerin Rabbi’ne yakınlık kazanma müsabakasına tabi tutulmaktadır.

İnsan daha ana rahmindeki teşekkülü sırasında yarış sonucu hayat serüvenine başlamak için hak kazanır. Binlerce yumurta hücresi arasında yalnız bir tane olgunlaşırken, binlerce sperm hücresi yarışarak yalnız bir tanesi onunla buluşmayı başarır. İnsanı oluşturan canlı hücrenin ana rahmine tutunması yarışı kazanan iki hücrenin birleşmesiyle oluşur.

İnsan hayata gözlerini açtıktan sonra da kendini bir yarış içinde bulur ve ömrünün sonuna kadar bunu sürdürmek durumunda kalır. Maddi ve manevi kişiliği, konumu, kazandığı her ne varsa bu müsabaka ortamında meyana gelir, gelişip olgunlaşır.

Böyle bir müsabaka ortamında hayatları şekillenen insanlar toplumsal piramitteki yerlerini alırken aralarında büyük farklar oluşur. İstidat ve kabiliyetleri, alanları, iş ve meslekleri ne olursa olsun bu fark her halükârda bir şekilde tezahür eder.

Hem eğitim, hem yarış alanı olarak tanzim edilen hayatta insan ne kadar az bilirse o denli bilgisine inanıp güvenir. Bilgisi arttıkça şüpheleri de artar. Bu yüzden keskin inançlılar her zaman az bilen, bildikleri dışındaki doğrulardan habersiz insanlar arasından çıkar.

Kabiliyeti ve ufku edindiği bilgiye göre yetersiz kalanlar onu yorumlayamaz; anlamak için, kavramak için uğraşırlar. Denk olanlar onu tutmaya, başkasına da kabul ettirmeye çalışıp kuvvetle sahiplenirler. Böyleleri genellikle keskin inançlı olurlar, yorumları belli bir çerçeve içinde kalır, ötesine geçemez.

Yüksek istidatlı, geniş ufuklu kişilerse edindikleri her bilginin ötesinde bir bilgi olduğundan emin olarak ona doğru yelken açarlar. Zira her bilgi ötesinde bir bilginin olması sonsuzluk kavramının kaçınılmaz bir gereğidir. Bilginin kaynağı Allah’tır ve bilgisi sonsuzdur. Allah’a yaklaştıkça kulun bilgisi artar. Herkesin Allah’a yaklaşma istidadı, kabiliyeti de bir değildir.

İnsanın bilgisi artarsa kanaati değişir, kabul edip tasdik ettiği her gerçeğin ötesinde başka bir gerçek olduğunu fark edip anlar ve kavramak ister. Bu kişinin merakını arttırır. Meraka öğrenmenin hocası denilmesi sanırım bundandır.

Ulema kavrayışı 3 kademede tasnif etmiştir: ilmelyakin, aynelyakin, hakkalyakin. Bunu birçok kitapta okudum birçok kişiden dinledim ama çok fazla kavrayamadım. Ta ki bir gün bu konuyu Erbakan’dan dinleyinceye kadar…

Altınoluk’taki yazlığında gölgesi denize düşen bir çam ağacının altında Erbakan konuyu o atmosfere uygun şöyle anlatmıştı: İlmelyakin denizi atlas üzerinde öğrenmek gibidir o tamamen nazari bir bilgidir. Aynelyakin denizi görüp dokunmak, içine girip yüzmek gibidir. Hakkalyakin ise hayatı denizde geçen bir denizcinin denizi birçok halleriyle, yönleriyle, olaylarıyla yaşayıp bilmesi, tanıması gibidir.

Erbakan’ı dinlediğimde konuyu daha yeni anladığımı düşündüm. Lakin o mükemmelliğine rağmen yine de nazari bir anlatımdı; kavrayışım aynelyakin ötesine geçmiş değildi. Öteye gitmek için daha nice fırın ekmek yemek gerekiyordu.

Bilgi gelişip aynelyakin ve hakkalyakin yönünde ilerledikçe, geride kalanlara anlatılması sakıncalar doğuran çok özel bilgilere ulaşmak da mümkündür. Bu yüzden sır denilen bilgi türü oluşmaya başlar. Öteden beri İslam’da da sır bilgiler olduğundan hep söz edilmiştir.

Sır kategorisine giren bilgiye ulaşan insan başlangıçta kendini maceranın sonuna gelmiş, her şeyin künhüne vukûfiyet kazanmış konumda görebilir. Lakin her sırrın ötesinde bir sır olduğunu anlamasıyla kendini oturttuğu taht sallanmaya başlar. Sonra zelzeleye dönüşen bu hal onu iptidaya tekrar savurabilir. Kendinde bir şey vehmetmesi insanın tekâmülünde daima en büyük handikabıdır.

İslam tasavvufunda Marifetullah (Allah’a ait bilgi edinme, tanıma) yoluna giren kişilerin bu manevi yolculuklarındaki merhalelerde elde ettikleri kazanımlara keşif-keramet deniliyor. Bir yanı ile keşif bir yanı ile keramet (Allah’ın ikramı) olan bu kazanımlar kişinin istidadına ve nasibine göre değişir.

Bu yolda yalnızca cehd ve gayretle ileri mesafeler kat edilemez, seçilmiş olmak da lazım. Tasavvuf erbabı bunu talip ve matlup olarak tasnif etmiştir. Talip olanlar her zaman sahip olamazlar ama matlup olanlar menzil-i maksuda mutlaka erişirler.

Bizler Allah’tan geldik O’na dönücüleriz. Bütün mesele O’na nasıl döneceğimizdir. Bu, kader hakikati içinde, yükümlülüğümüz ve sorumluluğumuz dâhilinde başarılı olacağımız, sonuç alacağımız bir eğitim-öğretim-imtihan sürecidir.

Yüce Allah’ın en büyük isimlerinden biri olan Rab; terbiye eden (eğiten), itaat edilen, emri yerine getirilen ve kendisine karşı sorumlu olunan anlamlarını içermektedir. İmtihan etme, karşılığını vermek içindir, yoksa anlamı olmaz. Öğretmeden, eğitmeden de imtihan etmek hakkaniyet ile bağdaşmaz. Bu yine en büyük isimlerinden biri Hak olan Allah’a yakışmaz.


http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright