Mankurt Akademisyen Güruhu | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Mankurt Akademisyen Güruhu 13.02.2016 12:48

Mankurt Akademisyen Güruhu


Üniversitelerde “araştırmacı” veya “hoca” olarak mesai yapan eğitimcilere genel bir ifade ile “akademisyen” denmektedir.

Birçok akademisyenin adı önünde “Dr”, “Doç” veya “Prof” gibi bir unvan yer almaktadır.

Tabii bu etiketler akademisyenlere farklı bir hava katmakta, vatandaşların zihninde "bilim adamı" algısı oluşturmaktadır.

Hâlbuki adların önüne öyle veya böyle yerleştirilen etiketlerin, unvanların bilim ve sanatta bir ehemmiyeti pek yoktur.

Aslında gerçek bilim ve sanat adamlarının çoğu böyle bir akademik unvana sahip değildir.

İstisnaları saymazsak realite budur!

Akademik hayatını doktora düzeyinde tamamlayan her akademisyen “Doktor” unvanına kavuşmaktadır.

Bırakın “Doç” ya da “Prof” etiketini, “Dr” etiketi bile hemen akademisyenler üzerinde sihirli değnek misali etkisini göstermektedir.

Mesela; “Dr” unvanını taşıyan bir akademisyen, unvanı olmayanları -daha başarılı olsalar ve ciddi bir başarı performansı ortaya koysalar bile- beğenmemektedir.

Artık “Doç” ya da “Prof” olanların bakış açısını ve yaklaşımını varın siz düşünün!

Emin olun ki azımsanmayacak sayıda doktora öğrencisi “çantacılık” yapmaktan öte bir çaba içine girmemektedir.

Çünkü danışmanlığını yapan hocasının etrafında pervane olamayan bir master öğrencisinin “Dr” olma şansı yok gibidir.

Akademik kariyer namına katlanılacak acınası bir durumdur bu esasında.

Toplumun aynası olması gereken üniversitelerin neden kaliteyi yakalamadığının da açık bir kanıtıdır aynı zamanda.

Seçilen doktora öğrencilerinin “ideolojik” çevre ve “ahbap çavuş” ilişkisi çerçevesinde belirlenmesinin etkisi fazlasıyla var bunda.

Birbirini etkileyen ve tetikleyen bu gibi faktörler sonucunda, üniversitelerimiz akademik beceri yoksunu ve bilimden uzak ama unvan sahibi akademisyenlerle dolmuş, doldurulmuştur hep.

Hayatını bilime adamış, özgün eserler ortaya koymuş -son derece az sayıda da olsa- akademisyenler mevcut elbet.

Ancak Türkiye üniversitelerinde sadece yıl bekleyerek ve oradan buradan hazır tezler kotararak profesörlüğe kadar gelmiş nice akademisyenler de mevcut.

Bu işin bir acı yönü!

Diğer acı ve en önemli yönü ise; üniversitelere biçilen asıl rol, dolayısıyla akademisyenlere yüklenen örtülü ve gizli misyon.

Türkiye’de üniversiteler ilk kuruluşundan itibaren belli bir özel amaç ve misyon doğrultusunda yönetilmiştir.

Üniversitelerde Prof,  Doç veya Dr etiketli hoca dediğimiz akademisyenlere “vesayet rejiminin bekçiliği” gibi özel bir görev verilmiştir.

Üniversite gençliği, misyoner akademisyenler aracılığıyla resmi ideolojinin katı kalıplarına uygun şekilde yetiştirilmeye çalışılmıştır.

Oluşturulan üniversite çarkında “imalat hatası” olarak belirlenen gençler ise bir biçimde elimine edilmiş, etkisiz hale getirilmişlerdir.

Eski Türkiye denilen eski devlet yapılanması, üniversiteleri karanlık amaçları doğrultusunda uzun yıllar boyunca kullandı.

Belki yüzde yüz başarılı olamadı ama önemli bir mesafe kat etti.

Etkisiz hale getirildiğinde ise arkasında büyük bir enkaz bıraktığı görüldü.

Tabii resmi ideoloji, ayrıca ilköğretim ve ortaöğretim hocaları olan öğretmenlere de aynı misyonu yükledi.

Harf inkılâbı buna büyük kolaylık sağladı.

Resmi ideologlar asıl başarıyı da buradan yakaladılar zaten.

Elazığ gibi doğu illerinden ziyade özellikle batı illerinde!

Çok değil daha yakın geçmişte bile akademisyenler fakülte kapılarında bekçilik yapmadılar mı?

28 Şubat sürecini hatırlayın lütfen!

Yöneticisiyle, hocasıyla o “mankurt” akademisyenler başörtülü kız öğrencileri yüksünmeden, acımadan, pervasızca horlayıp dışlamadılar mı?

Onları başını açmaya zorlayıp açmayanları gözyaşlarına bakmadan üniversitelerden uzaklaştırmadılar mı?

Peki, niçin?

Bilimsel, akademik bir misyon veya kariyer için mi?

Sahip oldukları konumu, makamı korumak için mi?

Yoksa gücünü gösteren derin bir odağa boyun eğmek zorunda kaldıkları için mi?

Kuşku yok ki yakın geçmişte olduğu gibi cumhuriyetin ilk yıllarında da bundan farksız hatta daha beter durumlar yaşandı.

Demem o ki, Ergenekon denilen karanlık yapılanmanın devlete egemen olduğu o eski Türkiye`de genel olarak eğitimci ve akademisyen camiası "devletçi" olmayı tercih etmiştir.

Belki bir kısmı mecbur kalmıştır, ama çoğu gönüllü itaati seçmiştir.

Ta ki devlet onların kabullenemeyeceği, hazmedemeyeceği "dinci" iktidarların eline geçinceye kadar!

Devlet son 35 yılda özellikle de son 15 yılda İslamcı, dindar, muhafazakâr ya da Milli Görüşçü diye nitelenen kişilerin eline geçince, "devletçi" geçinen o makam düşkünü sözde “vatansever” akademisyenler güruhu sağa sola savruluverdi.

Dün cuntacıları alkışlayan, 28 Şubat post modern darbesinde militanlığa soyunan o sözde aydın özde mankurt akademisyenler, bugün devlete karşı bölücü terörün safında hizaya giriyorlar.

Düne kadar devletin her dediğine temenna çekenler, bugün gelmiş devlete isyan eden şehir eşkıyalarına “özgürlükçü” diyor, ihanet bildirisine imza atıyorlar.

İşte devletin bölücü teröre karşı meşru mücadelesine itiraz ederek bildirgeye imza atan o 1100 mankurt akademisyen var ya, Yeni Türkiye’nin kararlılığını görünce feleğini şaşırdı.

Sözüm ona bazısı devleti suçlayan bildiriye imza atarken, ağaçları koruma bildirisini imzaladığını sanmış.

Kimisi de ihanet bildirgesinden imzalarını hemen çekmek istiyormuş.

Vah zavallı akademisyen güruhu vah!

Sahi, şimdi kime acıyıp üzülelim?

Bu hain akademisyenlere bugüne kadar milletin vergisiyle maaş ödeyen devlete mi?

Bu mankurtlardan yıllardır “eğitim” alan ve sözde “bilim” öğrenen gençlere mi?

Yoksa varını yoğunu ortaya koyarak çocuklarını üniversiteye gönderen velilere mi?

Kime?

http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright