Manevi Eğitim Olmadan Maddi Eğitim Tek Başına Ruhsuz Beden Gibidir; | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Manevi Eğitim Olmadan Maddi Eğitim Tek Başına Ruhsuz Beden Gibidir; 24.07.2014 10:28

Manevi Eğitim Olmadan Maddi Eğitim Tek Başına Ruhsuz Beden Gibidir;

Elazığ’da hangi eğitimci, öğretmen veya okul idarecisi ile konuşsam, tabir yerindeyse bir dokunup bin ah işitiyorum. Çoğu, eğitim öğretimin içler acısı durumda olduğunu, işlerin iyiye gitmediğini dile getiriyor.

Kimisi öğrencilerin öğrenme seviyesinin düştüğünü, öğretim ve öğrenim diye bir şeyin kalmadığını yana yakıla anlatıyor. Kimisi öğrencilerdeki davranış bozukluğundan dert yanıyor, eğitim ve terbiye adına bir şeyciklerin kalmadığını söylüyor.

Bazıları geçmişe özlem duyduklarını, ‘eskiden öğrenciler böyleydi, böyle iyiydiler, böyle başarılıydılar; bugün şöyle oldu, çok değiştiler, bozuldular, başarı diye bir şey kalmadı’ türünden sözlerle ifade ediveriyorlar.

 ‘Eskiden’ ya da ‘daha önceleri’ dedikleri zaman dilimi 10 yıl, 20 yıl bilemedim 30 yıl öncesi değil mi? Peki, o zamanlar eğitim ve öğretim gerçekten daha mı iyi idi? Bugün daha mı kötü?

Elazığ’ımızda ne değişti, neler değişti de bu serzenişler, bu şikâyetler, bu problemler yaşanıyor olabilir?

Şimdi bunu beş soru başlığı altında irdeleyerek geniş açıdan değerlendirmeye, doğru cevabı bulmaya çalışalım:

1. Fiziki alt yapı oluşturulmadan eğitim uygulamalarında değişiklikler yapıldığı için kalite mi düştü? Okul binaları, eğitim kurumları mı yetersiz? Yoksa eskiden manevi değerlerimiz mi eğitimde baskındı?

Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın ‘siyasi hayatıma da mal olsa’ diyerek İmam Hatip ortaokullarını kapatmak için apar topar uyguladığı, daha doğrusu milletimize dayattığı kesintisiz 8 yıllık eğitimin sancıları uzun süre Elazığ’ımızda da devam edecek gibi görünüyor. Fiziki ve teknik yetersizlikler bir yana, bu uygulama ile 5–6 yaşındaki ilkokul öğrencisi ile 14–16 yaşındaki ortaokul öğrencisi aynı binada yıllarca okutuldu. Bu dayatma ile aynı zamanda ‘Maddi eğitim yeterlidir, manevi eğitime gerek yoktur’ denilmek istendi aslında. Bu, Türkiye genelinde olduğu gibi ilimizde de her yönüyle maddi ve manevi eğitimi geriletti, teknik ve mesleki eğitime de darbe oldu.

İki yıl önce 4+4+4 eğitim sistemine geçilerek bu yanlıştan dönüldü. Ancak bu sistemin uygulanması için de fiziki alt yapı eksik, teknik alt yapı yetersiz. İlimizde gerek ilkokul gerekse ortaokul ve lise olarak yeni binalar inşa ediliyor, eğitime açılıyor. Ama hâlâ okullarımızın çoğunda sınıf mevcutlarının 40–45 kişi olduğu inkâr edilemez.

Bilindiği gibi bu yıl itibariyle bütün liseler Anadolu Lisesi yapıldı. Böylece eğitimde “Anadolu” ifadesine yüklenen anlam da değişti, yani eski özel anlamı kalmadı. Şu an Anadolu liselerimizde sınıf mevcutları ortalama 34 öğrencinin altında değil. Oysa 1980 yılında kurulan ve ilimizin ilk Anadolu Lisesi olan Elazığ Anadolu Lisesi’nde ortaokul kısmı kapanana kadar genelde 20–25 öğrenciyle ders işlendiğini biliyoruz. Ancak zamanla kapasite ve kontenjan artırıldı, kalite ve başarı düştü. Bunda açılan Fen liselerinin en başarılı öğrencileri kapmasının da büyük payı var tabii.

Bugün ilimiz merkezinde iki Fen Lisesi var. 1999 yılında Kaya Karakaya Fen Lisesi ve 2011 yılında da Cemil Meriç Fen Lisesi açıldı. Bu okulların sınıf mevcutları ise 30–32 kişi. Bu liselerde, Elazığ Anadolu Lisesi’nin 2000 yılına kadar sergilediği eğitim-öğretim kalitesine ulaşılamadığı yönünde iddialar var. Bunun birçok nedeni olabilir elbette. Bu nedenlerden biri ayrılan kontenjan yani sınıf mevcudu olsa gerek.

Kalabalık sınıflarda öğretmenden yüksek verim, öğrenciden de büyük başarı beklemek ne kadar doğru ve adil olur? Sağlıklı ve yeterli bir eğitim için, verimli bir öğrenim için sınıf mevcudu en fazla 20–25 kişi olmalı diye düşünüyorum.

Manevi ve dini eğitimin ön plana alındığı İmam Hatip Liselerimiz de lise ve ortaokul diye ikiye ayrıldı, iyi oldu fakat fiziki alt yapı burada da yetersiz. Şu anda sırf ortaokul ve lise öğrencileri aynı binada öğrenim görüyor diye çocuğunu İmam Hatip Ortaokuluna göndermeyen, göndermek istemeyen hemşerilerimiz var. Bu okullarımızda ortaokul birinci sınıfına gidecek olan 9–10 yaşındaki çocuklar, 17–18 yaşındaki lise öğrencileri ile aynı ortamda bulunmak zorunda kalıyorlar. Bu da velilerin ‘Çocuğum istismara maruz kalabilir, zarar görebilir’ diye endişeler taşımasına yol açıyor. Ayrıca Fen liselerine ve diğer Anadolu liselerine yerleştirilemeyen TEOG puanı oldukça düşük, pek bir ideali ve hedefi olmayan öğrenciler genelde İmam Hatip Liselerine yerleştiriliyor bugün. Bu da birçok yönüyle İHL’deki ortamı olumsuz etkiliyor.

Aklıma gelmişken, ilimizdeki Teknik ve Endüstri Meslek Liselerinde sadece Tesisat, Elektrik, Harita vb bölüm dersleri için uygulanan (bunun tam anlamıyla uygulanmadığı da söyleniyor) fakat benim bütün okullarımızda tüm dersler için uygulanması gerektiğine inandığım şu fikrimi paylaşmak istiyorum. Öğrencilerden tam verim alabilmek, yüksek başarı elde etmek için bazı Batı ülkelerinde olduğu gibi Fen Bilimleri, Matematik, Sosyal Bilimler, Müzik, Resim, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Tarih, Coğrafya, Yabancı Dil vb branşlarda ders sınıfları oluşturulur, o sınıftaki her derse bir öğretmen veya aynı branştan 2-3 öğretmen aynı anda girer. Böylece öğretmenlerin sınıfları dolaşması yerine öğrenciler ilgili sınıfa giderek, yeterli teknik donanıma sahip bir ortamda farklı öğretmenlerin bire bir ilgisine muhatap olurlar.

Şu anda okullarımızın çoğunda sportif ve sosyal etkinlikler için yeterli olanaklar mevcut değil maalesef. Öğrencilerin futbol, basketbol, voleybol, tenis, hentbol gibi spor etkinliklerine katılabilmeleri için gerekli saha ve salon Elazığ’daki kaç okulda var? Çocuklarımız ve gençlerimiz için bu hususlara da en kısa zamanda çözüm üretilmesi gerektiğini söylemeliyim.

2. Elazığlı öğrenci velisinin eğitim anlayışı mı değişti? Eğitime, okula, öğretmene ve okul yöneticisine bakış açısı mı değişti? Eğitim sisteminden, öğretmenden beklentileri mi değişti? Köyden kente, diğer illerden ilimize göçün etkisi var mı bunda?

Kimi günümüz eğitimcisinin ‘eskiden, önceleri’ dediği son çeyrek asırda köyden kente göç oranı çok yüksekti. Okur-yazarlığı olmayan veliler vardı, yüksek öğrenimi olan veli azdı. Genelde veli çocuğunun okumasını istiyorsa okula güvenmeyi, eğitimciye çocuğunu teslim etmeyi kendince en iyi çözüm olarak görüyordu. Çocuk, rol modeli olan anne ve babasından aldığı terbiyeyi okulda da sürdürüyordu. Çocuğu olumsuz etkileyecek, farklı yollara çekecek, yanlışlara yönlendirecek kitle iletişim ve bilişim araçları da çok daha kısıtlıydı çünkü.

Öte yandan, eski eğitim anlayışına göre yetişen Elazığlı bir öğrenci bugün veli konumundadır artık. Kendi öğrencilik dönemindeki eğitimci ve idareci yaklaşımlarını gayet iyi biliyor ve yaşadıklarını kendi çocuğuna reva görmüyor. Günümüzde köylerde yaşayanların sayısı çok azaldı; Elazığ’a yerleşen, zamanla kentleşen ve okur-yazar, lise veya üniversite mezunu olan kişi sayısı oldukça fazla. Buna rağmen birçok veli çocuğunun eğitimi ve denetimi konusunda yetersiz kalabiliyor, onu internet kullanımı konusunda denetlemiyor ya da denetleyemiyor. Bu, bazen iş yoğunluğundan bazen teknik bilgi yetersizliğinden bazen de tehlikenin farkında olmayışından ve çocuğuyla yeterince ilgilenmeyişinden kaynaklanıyor. Birçok hususta olduğu gibi internet de yararlı olduğu kadar zararlı da olabiliyor. İnternet kullanımı, play station, xbox oyunları vb konularda velisi tarafından doğru bir şekilde yönlendirilemeyen ve/veya yeterince denetlenmeyen öğrenci, ders çalışmadığı gibi manevi ve ahlaki değerler noktasında da sorunlu hale gelebiliyor.

3. Okul yönetiminde anlayış değişikliği oldu mu? Yöneticilerin öğretmene, öğrenciye, veliye bakış açısı değişti mi? Disiplin anlayışında değişiklikler oldu mu?

Yakın geçmişe kadar öğrenciye adeta bir asker gözüyle bakılır, okul yöneticisi de genelde bir komutan edasıyla hareket ederdi. Bu bakış açısına sahip olan yönetici eleştiriye kapalı, kurallar konusunda katı sayılırdı. Okul yönetimine hâkim otoriter anlayış öğrenciler üzerinde ciddi bir psikolojik baskı unsuru oluştururdu. Öğrenciler hemen her gün okula geldiklerinde idareciler tarafından kontrol edilirdi. Saç-sakal tıraşı, kılık-kıyafet vb eksiği, kusuru olanlar mutlaka bir şekilde cezalandırılırdı; ya okul bahçesinde çöpler toplatılır ya okula alınmaz ya da disiplin işlemi uygulanırdı, yani mutlaka bir yaptırım olurdu. Bu katı anlayış zamanla zemin kaybetti. Şu aralar demokratik, hoşgörülü, eleştiriye açık bir yönetim anlayışına yerini terk ediyor.

Yeni yönetim anlayışıyla birlikte okul idarecisi özeleştiri yapmak, demokratik hoşgörü çerçevesinde hareket etmek, eleştiriye açık olmak, vatandaşa (öğrenci-veli-öğretmen) karşı adil olmak, ayırım yapmamak, problemleri diyalog yoluyla çözmek vb özellikleri taşımak zorunda görünüyor; disiplin aracı olarak dayak, şiddet, aşağılama, baskı, dışlama, hakaret vb yollara başvurmamaktadır.

Genelde birçok okul yöneticisi, kendisine şikâyet getirmeyen, zamanında dersine giren, kendisini ve yaptıklarını olumlu/olumsuz eleştirmeyen öğretmeni en iyi öğretmen olarak değerlendirebilmektedir. Öğretmenler kurulu vb toplantılarda alınan kararlarla ilgili olarak bile öğretmen görüşüne pek önem verilmediği, öğretmenlerce dile getirilen çözüm önerilerine pratikte pek yer verilmediği öteden beri söylenmektedir. Okul yöneticileri ile öğretmenler arasında sağlıklı bir diyalog, sağlam bir iletişim olması eğitim-öğretim kalitesi açısından son derece önemlidir. Sanırım bu da, farklı dünya görüşlerine, farklı inançlara, farklı mezhep ve meşreplere, farklı etnik gruplara mensup kişiler olarak birbirlerine saygı duymaları, hoşgörüyle yaklaşmaları sayesinde mümkün olabilecektir ancak.

4. Öğretmenler değişti mi? Öğretmenlerin dünya görüşleri, beklentileri, eğitim ve öğretim yaklaşımları mı değişti? Eğitim sistemi ne kadar değişti, müfredat programı yeterince törpülendi mi?

Köyden kente göçen, eski sistemde eğitim gören veliler arasında öğretmenler de var. Öğretmen değişti, değişiyor, kendini geliştiriyor, geliştirmek zorunda çünkü. Emektar öğretmenlerin dediği gibi öğretmenlik gittikçe zorlaşıyor, yenilik ve dönüşümlere adapte olamayanlar zamanı gelir gelmez emekliliğe ayrılıyor. Anlaşıldığı kadarıyla günümüzde de öğretmen, Milli Eğitim Bakanlığının hazırladığı müfredat programını yetiştireyim diye çabalarken, öğrencinin eğitimi için zaman ve fırsat bulamıyor. Yani öğretime, bilgi yarışına tam gaz devam ediliyor, öğrenciye yine aşırı bilgi yüklenmeye çalışılıyor. Eğitim dediğimiz istendik kalıcı davranış değişikliklerine rastlamak pek mümkün olmuyor. Kaldı ki gerçek manevi eğitimin esamisi bile okunmuyor denilse abartı olmaz herhalde.

Gelişmiş bütün ülkelerde yıllık bütçeden en büyük pay eğitim ve öğretim işleri için ayrılmaktadır. Yakın geçmişte ülkemizde de bunun anlam ve önemi anlaşılmış olmalı ki, eğitim öğretim için yapılan mali destek artırıldı. Öğretmenler, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde ağır sanayi çalışanları kadar maaş alırken, ülkemizde en az maaş alan memurlar sınıfında yer almaktadır. Yakın geçmişte bir Milli Eğitim Bakanı öğretmenlerin aldıkları maaşı hak etmediklerini söyleyerek bütün öğretmenleri töhmet altında bırakmıştı. Oysa medeni cesaret gösterip eski mevkidaşlarını eleştirmeli, üniversitedeki eğitim sistemini ve hocalarını sorgulamalıydı. Bir özeleştiri de yapabilmeliydi; biz nerede hata yapıyoruz diye düşünmeli, öğretmenlerin yaşadığı zorluklara dikkat çekerek onları teşvik ve takdir etmeliydi. Ne de olsa öğretmenlik bir insan yetiştirme ve insan eğitme sanatı, bir fedakârlık işidir. Anlaşılan o ki, üst yetkililerin beklentileri çok yüksek, sundukları imkânlar ise oldukça kısıtlı.

Milli Eğitim Bakanlığı, üniversite mezunu olan hemen herkese öğretmen olma imkânı vermiş, şimdiye kadar üniversitelerdeki eğitim ve öğretim sistemini sorgulama gereği duymamıştır. Öyle ki Fen Edebiyat, Mühendislik vb fakültelerde okuyan üniversite öğrencileri arasında ‘Hiçbir şey olamazsam öğretmen olurum’ anlayışının yaygınlaşmasına yol açmıştır. Ayrıca bir öğretmenin başarılı mı başarısız mı olduğuna dair standart bir ölçü ortaya koyabilmiş değildir. Yapılan çoktan seçmeli sınavları ölçü kabul etmek ne kadar doğru ve sağlıklı bir yöntemdir bilinmez.

Türkiye’de bu yılki ‘Değerler Olimpiyatı’ yarışmasında Elazığ’ı temsilen dereceye giren ve ilimizin medarı iftiharı olarak yerel televizyon kanallarında takdim edilen Fen Lisesi ve Anadolu Lisesi öğrencileri bile, müfredat konularının yoğunluğundan ve fazla ders çalışmak zorunda olmaktan yakınıyorlar. Sosyal etkinliklere fırsat bulamadıklarını ve çocukluklarını yaşayamadıklarını söylüyorlar.

Artık günümüz öğrencisi “Bu öğrendiklerim, hedeflediğim meslekte ne işime yarayacak” diye soyut nitelikteki ders konularını haklı olarak sorguluyor. Bu konuda doyurucu ve ikna edici açıklama yapacak şekilde gerekli bilgi ile donatılmış öğretmen olduğunu zannetmiyorum. Mesela öğrencilerin çoğunun isteksiz davrandığı ve zorlandığı ana derslerden biri matematiktir. Bu dersi ilginç kılacak, cazibesini artıracak adımlar atılabilir, yeni olanaklar oluşturulabilir. Şu anda günlük hayatta ve meslek hayatında uygulama alanı kısıtlı olan, soyut ve uygulanabilirliği olmayan matematik konularının belirlenip azaltılması, işlenen diğer konuların ise hayatın neresinde işe yarayacağının ikna edici ve tatminkâr şekilde açıklanması talebi oldukça fazladır. Bu konuda ciddi eksiklikler söz konusu.

Bütün eleme ve düzeltme çalışmalarına rağmen birçok dersin müfredat konuları hala fazla ve uygulama alanları yeterince bilinmiyor veya belirtilmiyor. Zaten hali hazırdaki sistem öğrencilere bilgi yükleme ve onları yarıştırma üzerine kurulu olarak sürüyor, bu yönüyle çok şey değişmiş değil. Yani ‘Eski sistem öğrenciyi başarısız kılmak için kurgulanmıştı, başarılı olanlar imalat hatasıydı’ sözüne karşılık bugün çok mesafe alındı mı tartışılır.

Yalnız iki yıl önce uygulanmaya başlanan 4+4+4 sistemiyle birlikte öğrencinin başarısını artırmaya ve manevi eğitimine yönelik çok olumlu adımlar atıldı. Halkın talebi doğrultusunda ortaokul ve liselerde Kuran-ı Kerim, Siyer, Arapça, Osmanlıca, Temel Dini Bilgiler vb dersler seçmeli ders olarak da olsa müfredata eklendi. Afganistan ve İran gibi Müslüman ülkelerde konuşulan Farsça da bu dersler arasına yabancı dil olarak eklenmeliydi. Çünkü Arapça gibi Farsça da tarihimizde önemli bir yere sahiptir. Osmanlı Devleti’nde Arapça ilim sahasında, Farsça da sanat ve edebiyat alanlarında kullanılmıştır. Osmanlıca denilen yazışma dili ise Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımı niteliğindedir.

Ayrıca Ortadoğu’nun ve İslam dünyasının lideri olma iddiasındaki Türkiye’de, 26 ülkenin resmi/konuşma dili ve aynı zamanda Kuran-ı Kerim dili de olan Arapçanın okullarda İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Rusça, Çince gibi yabancı dillere alternatif yapılmasına ilaveten ikinci yabancı dil olarak da seçilebilmesine imkân verilmelidir. Bugün dünyada İngilizce 1 milyar 800 milyon, Çince 1 milyar 300 milyon, İspanyolca 620 milyon, Fransızca 500 milyon ve Arapça da 350 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Ülke olarak ticari, ekonomik, siyasi vb ilişkilerimizi artırmamız gereken komşu ülkelerimizin yarısına yakınında Arapça konuşulmaktadır.

Demem o ki, okullarda mesela İngilizce gibi bir Batı dili ile Arapça gibi bir Doğu dili olmak üzere öğrencilere aynı anda iki yabancı dil seçme ve öğrenme hakkı verilmelidir. Bakanlık tarafından belki teorik anlamda buna imkân verilmiştir, ama pratikte birçok il/ilçe milli eğitim müdürlüğü veya okul yönetimi bunu göz ardı etmektedir. İlimizde görüştüğüm bazı okul idarecileri öğrencilerin sadece bir yabancı dil (genelde İngilizce) seçme-öğrenme hakkı olduğunu belirtmişlerdir.

5. Elazığ’daki öğrenci profili değişti mi? Televizyon, bilgisayar ve özellikle 2000 yılından sonra internet mi öğrenciyi değiştirdi?

Sözde son yıllarda öğrenci bilgi depolanan, ezberleyen olmaktan çıkarıldı; bunun yerine araştıran, bilgiye ulaşma yollarını öğrenen oldu. Fakat teoride iyi görünen bu yeni yaklaşım pratikte birtakım yeni sorunlara muhatap olmaktadır. Meselâ bu kez de öğrenci internette bilgi kirliliğine maruz kalıyor. Neyin doğru ya da yanlış, ne kadarının faydalı ya da zararlı olduğunu bilmeyebiliyor. Denetimsiz ve bilinçsiz bir internet kullanımı çocuklar ve gençler için felaket demektir. Aslına bakarsanız bu, bütün dünya ülkelerinde başlı başına ciddi bir problemdir.

Diğer yandan, Devletin bütün çabalarına rağmen ülkemizde ve ilimizde sigara içme, uyuşturucu kullanma yaşı gittikçe düşüyor, zararlı madde bağımlılığı büyük bir tehlike olarak yaygınlaşıyor. Bu, ebeveynlerin çocuklarıyla yeterince ilgilenemediğini ve onlara iyi-etkili bir rol model olamadığını, çevrenin ve sanal dünyanın çocuğu şekillendirdiğini, çocukların ve gençlerin manevi eğitimi konusunda yetersiz kalındığını gösteriyor. Bu acı tabloyu değiştirmek, geleceğimiz olan çocukları ve gençleri kurtarmak, onlarda milli bilinç oluşturmak adına manevi ve ahlaki eğitime çok ama çok önem verilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Manevi eğitimi ihmal ederek ahlaki çöküntü yaşamakta olan, geleceklerine kaygıyla bakan, gençliğin karanlığa sürüklendiğini çaresiz seyreden Batı ülkelerinden ibret almalıyız. Maddi eğitim olmazsa olmaz ama tek başına dünyamız için, ülkemiz için, Elazığ’ımız için hüsran demektir. Bu konuda Devlet yasaklarla, baskılarla, müeyyidelerle bir şeyler yapmaya çalışmakta ama bu çaba yeterli gelmemektedir. Bunun için köklü çözüm gerek. Bu da, çocuğun kötü alışkanlıklar edinmesine yol açan etmenleri ortadan kaldırmak ve güzel alışkanlıklar kazanabileceği ortamı oluşturmakla mümkün olur ancak. Yani bütün gençlerimize, çocuklarımıza maddi eğitim ile birlikte manevi eğitim ve İslam ahlakı verilmesi şart. Bu bilinç alt yapısı Devlet eliyle yönetici-veli-öğretmen üçgeninde oluşturulmalı ve tüm okullarımızda uygulanmalı artık.

Manevi eğitim almayan her çocuk zamanla madde bağımlısı olur mu ya da başka kötü alışkanlıklar edinir mi kesin bilemeyiz elbette. Ama sadece maddi eğitim almış başarılı bir çocuk büyüyünce memur, mühendis, doktor, savcı vb olabilir; ama almadığı ya da alamadığı manevi eğitim nedeniyle kalbinde Allah korkusu ve Ahiret inancı bulunmayan dolayısıyla yalan söyleyebilen, hırsızlık yapabilen, kendini beğenmiş, bencil, saygısız, zalim vb olabilir.

Çok değerli bir siyaset büyüğümüzün dediği gibi, herkesin başına bir polis dikemeyiz fakat herkesin kalbine Allah korkusu yerleştirebiliriz. Belki bu çok zor ama imkânsız değil. İşte bunu başarabilirsek, maddi eğitim ile birlikte manevi eğitimin de önemini tam anlamıyla idrak edebilirsek, Kuran ahlakını çocuklara ve gençlere benimsetebilirsek, o zaman maddi kalkınmanın yanında manevi kalkınma da gerçekleşir. Böylece Elazığ’ımızın, ülkemizin ve insanlığın huzur ve kurtuluş bulacağına inanıyorum.


http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright