Yok, ırkıma yok izmihlal(3) | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Yok, ırkıma yok izmihlal(3) 08.11.2014 20:21

Yok, ırkıma yok izmihlal(3)


Kapitalizmin manifestosu olan “çoğunluğu etkisiz kılma” anlayışı, Rahmet Peygamberi tarafından şiddetle akamete uğratılarak “Fakirliğinizin kıymetini biliniz” buyruğu ile ümmet uyarılmıştı.  

Peygamber(s) büyük tehlikeye karşı panzehiri açıklarken; yüce yaratanın kırık kalbe daha yakın olduğunu, asıl olanın kişilik sahibi erdemli insanların ayakta kalması gerektiğine, ancak bu faziletle eyyamcılığa karşı konulabileceğine ve bu anlayışın bir temel yapı olarak ele alınması gerektiğine dikkat çekmiştir.

Bir başka zamanda “Fakirlik neredeyse küfre yazacaktı” diye buyuran yüce peygamber, aslında tezat içinde değildi.

Çok bağıranı doyurun, yoksa yuvarlanacak demek istiyordu. Hatta yüce Allah, inanmayanları dahi zekatın sekiz kısmına dahil ederek onlara da verilmesini emir buyurmuştu.

Bir savaşta ganimet dağıtılırken peygamberi çekiştirip ganimet isteyen kişinin “Adaletli ol” diyerek peygambere hitap edince, peygamber “iyi bilin ki, Allah’tan en çok korkanınız benim” buyurarak, kalbi daha hakikate erişmemiş kişiye öncelik vermeye devam etmiştir. Ancak ashaptan salime vermemişti. Peygambere “Neden salime vermediniz ya Resulellah” denilince; fetanet, feraset ve hikmet sahibi durdu ve şöyle buyurdu “O’na Allah ve Resulü yeter”.

Bu iki meseleyi iyi kıyas edenler eyyamcılığın ne demek olduğunu çok iyi anlayacaklardır.

Öyleyse parayı biriktirenler ne büyük bir sorumluluk içinde olduklarını bilmeleri mühim bir durumdur. Uçuruma doğru gidenleri durdurmak ve infak mekanizmalarını çalıştırmaları gibi bir emirle karşı karşıya kaldıklarını iyice tefekkür etmeleri gerekmektedir. Sadece şahsi zenginler değil, bugün vakıf, dernek, cemaat, tarikat denen grupların sadece kendi ahbaplarına değil, korkunç bir düşman türeyen sokaktaki insana sahip çıkmak ya da küresel gücün istediği mekanizmanın çarklarında bu insanların ezilmelerini önlemek ya da küresel güce destek vermek gibi bir potansiyelin mevcut olduğunu bilmeleri gerekmektedir.

Şu andaki İslam’a hizmet ettiğini söyleyen cemiyetlerin hizmeti, metanın kendine akması gibi, nefret ettirici ve fikrini ucuza sattığı bir boşa kürek sallamadan öte geçmemektedir. Öncelikle iman ehli olanların evlat ve iyalinin sokaklara düşmesinin daha tehlikeli bir durum olduğu bilinmelidir. Müslümanlık bir iddiadır. Yani dava sahibiyim diyenler; azimeti kendilerine, ruhsatı karşıdakine vereceğine; tam tersini yapmaktadırlar. Halbuki cihad, ilim, mal ve canla yapılan bir tebliğ mücadelesidir.

Öyleyse, öncelikle halkın daha sonrada kendilerinin küresel balyozun altında ezilmemeleri için her şeyi devletten değil, kendi varlığını ortaya koyarak bir sistemle belki devlet mekanizmalarına da örnek teşkil edecek bir ön ayak olmak maksadı ile gerçek sivil toplum örgütü olma yolunda adım atmaları gerekmektedir.

Yani birinin cebine beş on kuruş koymakla değil, sistematik bir bütçe ile mahalle mahalle insanların dertlerine deva olmak amacıyla hem eğitim ve hem de maddi imkânları bir devlet sistemi gibi seferber etmeleri gerekmektedir.

Şimdi görünen o ki; en tehlikeli durum halkı inançlı olup açık tehlikelere maruz kalan gençlerdir. Yani görevi devralabilecek durumda olacaklardır.

Müslümanlar laik sistem içerisinde İslam’ı yaşamak gibi bir atmosferde ateşten dans etmektedirler. Şöyle ki; otuz/otuz beş yaşına kadar bir Müslüman genci evlenememekte. Halbuki küresel güç daim bu gençlerin etrafında fuhşiyatı alenileştirmektedir. Ama daha sonra da taciz suçlamalarının cezalarını kat be kat artırmaktadır. Zina serbest, taciz yasak! Şimdi bir Müslüman’a evlenecek gücü yok ise kısa bir süre de olsa oruca devam etmesini tavsiye eden peygamber döneminde, İslami hayat işliyordu en kısa zamanda bu durum bir çözüme kavuşturuluyordu. Şimdi bir genç şayet durumu iyiyse de en az otuz/otuz beş yaşına kadar bu imkânı bulamamakta hatta getirilen evlilik külfet ve yasalarından ötürü evlenmeye cesaret edememektedirler. Evlenenler hoş huzurlu değil ya. Böyle bir kaos ortamında aile ekonomik darboğazla beraber, küfri ortam cinayetlere varan sonuçlarla bir mecraya doğru gitmektedir. Şimdi bu bir bulanık ortamda ailenin yavaş yavaş çatırdayıp, koruma evlerine dönüşmesi neyin nesidir? Yani laik sistemde Müslüman nasıl bir ortam sağlayacak ki kendisi gibi yaşasın? Bunun yollarını diyanet sadece hutbede çözemez. Hutbe, fikrin istikrar bulduğu ve küresel güce cevap verdiği bir doygunlukta ancak halkını daha ulvi bir duruma götürecektir. Halbuki hutbeler  bir arı vızıltısı gibi kulaklara gelmekte, çünkü dışarıda puslu hava var, halk evine nasıl gideceğinin derdinde...

Bazıları bu işin tekke ve cemaatle kurtarılabileceğine kendisini inandırmıştır. Peki, bir tekke ve cemaatte yetişen çocuk okulda, üniversitede nasıl bir pozisyon almaktadır? Bu yerleri yürütenler kendi mensubiyetinde olan gençleri sadece bir fanusta mı koruyacaklardır? Acaba okullarda bir denetleme mekanizmaları mı vardır? Yoksa toplumdan soyutlayarak mı yetişecek bu gençler? Halbuki öğrenciler sosyal bir durumla karşı karşıyadırlar. Bu durumu yaşayan insanların nelerle karşılaşabileceklerini kestirmek çok kolay değildir. İki arada bir derede olan bu nesil depresifik bir duruma itilmektedir. Çünkü küresel buhrana uysa oda mümkün değil. Dışarı çıkmasa bu sefer eğitim yapamayacak, çalışma ortamından uzak olacak ve maişet ensesini bırakmayacaktır.

Ankara’da BESYO’da okumak üzere okula giden bir kızımızın içler acısı bir durumuna şahit oldum. Yıl 1985. Bu kızımız şort ve tayt giyen bir yerde sosyalleşeyim derken, ciddi anlamda psikolojisinin bozulduğuna şahit olduk. Daha sonra başka bir meslek lisans okuluna geçmesi sağlanarak en azından kendisi gibi birkaç kişinin olması ve çoğunluğun zor ortamı olmadığından bir nefes alabilmişti.

Her alanda boy gösterme gibi bir mecburiyet hisseden bazı kimselerin, sosyalleşme adına neredeyse mankenlik ajanslarının dahi kapılarını çalmaya başladığını görmekteyiz.

Yani halkı bir bütün olarak görmeyenlerin, tüm bir cemaat görmeyenlerin sadece kendi tarikat, cemiyet ve cemaatlerini esas kabul görenler büyük yanılgı içindedirler. Halbuki bu kuruluşlar tüm halk üzerinde mutabık candan bir birliktelik sağlamaya çalışmadan büyük birlikteliği sağlayamayacaklardır. Hal böyle olunca, dışarıda kalan büyük kitle er veya geç küçük oluşumları yutacak ve bu cemiyetler bu çoğunluğa karşı fazla direnemeyeceklerdir. Belki samimi olan bu insanlarımız yöntem yanlışlıklarından dolayı büyük bir sarsıntı içerisine gireceklerdir. Öyleyse, çare tüm katmanlarıyla ulaşılabildiği, yaşayabildiği, öğrenebildiği şeylerin ne olduğunu açıkça bilmeleri için eğitim öğretimin yeniden gözden geçirilmesine, dünya konjonktürüne göre öz eleştiri yaparak, ancak hiçbir komplekse kapılmadan yeni bir yapılanma ile bir hamleye ihtiyaç vardır.

Maalesef halk bazında eğlenme gündemde olunca, eğitim kurumları da statiklikten kurtulmadığından, vatandaşın kahır ekseriyeti de orta halli, hatta bir rehberlikten mahrum olunca, ne okuyacağını, nasıl okuyacağını, nerede okuması gerektiğini bilmemekte. Hatta okusa ne olacak ki, okuyan neye yarıyor ki diyebilecek bir psikolojiye de indirgendiğinden okumanın sadece bir maaş veya bir makam anlamına geldiği atmosferi iyice yerleşmiş olup isteyen istediğini zaten okuyamıyor, bu da kişide bir mutsuzluğu beraberinde getirerek sadece dedikodu ve özentili bir toplumdan ileri gidilemeyecektir.

Bir ucube eğitimin ortasındayız. Şimdi zengin çocuğunun defter kitap okula götürmesine gerek yok. Çünkü o özel ilkokuldan, özel üniversiteye kadar bedava geçebilecektir. Sınav dahi önemli değildir, çünkü çok sıkışılırsa puanlar en alta düşürülebilir. Geçim darlığı çekenlerin bir yüksekokula gitmesi büyük işkencedir. Herkes bunu bilmektedir. Hatta bu insanlarımıza kredi vaat edilmekte, sanki sonra kredi borçlarını kendisi ödeyecekmiş gibi vatandaşla alay edilmektedir. Ya da İmam Hatip Liseleri’ne gitmeleri bir kurtuluş yolu olarak gösterilmektedir.

Bir ülke düşünün Müslümanlığı yüzde doksan dokuz, yüksek puanla Anadolu liselerine gidilmekte ise veya yakındaki okula kayıt yapmak mecburiyetinde ise, imam hatibe düşük puan da olsa kapılar ardına kadar açık. Peki daha önce hiç düşünülmedi mi bu din büyük bir din, fakih olmak zeka ve sabır ister? Buralara giden öğrenci fen lisesi, sosyal bilimler lisesinden neden daha aşağı bir puanla öğrenci alır. Belki bu imam Hatiplere gönüllü giden olursa sevgi sabrı zorlar diye düşünecek olursak, acaba öyle midir? Bugün ilahiyat fakültelerini bitirenler bir hukuk fakültesini bitirilenler gibi yetiştirilemiyorsa, bunlar hepsi cevaba muhtaçtır.

Halbuki İslam herkesi ilgilendiriyorsa tüm okullarda mezhep sorunu yaşatmadan, direk; kuran, Hadis, İslam tarihi ciddi anlamda verilse hatta liselerde, alan bölümü oluşturularak, bölüm seçme imkanına imam hatip dersleri konsa herkes aynı ortamı teneffüs etse daha sosyalleşme olmaz mı? Ama bu kez meslek okulları çok ciddi olarak ihtisaslaşmaya gidilse ve meslek sınavı ile kendi bölümlerinin yüksekokuluna devam etme imkânı olsa daha iyi olmaz mı? Bunlar tartışılmalı, istişare edilmelidir.

Siz hem İslam’ı yüce tutacaksınız hem de tüm uluslararası akademik arenada sosyal bilimlerde hiç boy gösteremeyecek bir pozisyonla halka ve tüm insanlığa bunu anlatabilecek medeni cesareti olan kimseleri yetiştiremiyorsan bu bir duraklama anlamına gelmektedir.

Maalesef sonuç birçok alanda olduğu gibi bu alanda da hala devam etmektedir. Bu böyle devam ederse gemisini kurtaran kaptan diyerek, kendine bir cemaat ve tarikat bulan kişinin gemisini kurtardığı zehabına kapılacağız. Halbuki büyük dalga dediğimiz geniş sessiz halk kitlesi daim etraftan gelen güçlü tesirli fırtınayı gözler ve o minvalde yönünü belirler. Kur’an tabiri ile “Garyetül Kebir=Büyük Şehir”lere peygamber gönderilerek büyük kalabalıklara hitap edilmenin esas olduğunu bilmede fayda vardır. Yani, büyük şehirlerden, dünya eksenine hitap olmadan, fikrin olduğu yerde sayması olsa olsa bağnaz, kendi kendine boğuşan, kendi insanı ile didişen dışarıya açılamayan, özgür fikir ortamlarında boy gösteremeyen bir topluluğun,yani İslam Dünyası’nın şu andaki düştüğü durum tamda budur, yazdıklarımızı fiili olarak gözümüzün içine sokmaktadır.

Silahlı Çarpışmaları kaybetmenin nedeni de budur, güce ulaşamamanın nedeni de budur.

Fikrine inanan onu daim en yüksekte bilir. O ilim, o fikir onun olmazsa olmazıdır. İnsanı insan yapanın bedensel üstünlüğü ile olmadığı mürekkep yalayan herkes tarafından bilinmektedir.

Demek ki, hakikat ilimden tevellüt eden fikir, gelişip dal budak salmazsa o fikir artık hayat suyundan nasibini kaybetmiştir.

http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright