Yok, ırkıma yok izmihlal (2) | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Yok, ırkıma yok izmihlal (2) 03.10.2014 23:00

Yok, ırkıma yok izmihlal (2)


15-16. Yüzyılda başlayan Rönesans (Gözlem ve deneye dayanan, yenilikçi hareket)in devam ettiği ve reformist çabaların gittikçe arttığı batı, bilimi, ılıman ve liberal düşünceyi esas aldı almasına ama Avrupa’nın tek elden yönetilmesi zora girecekti. Çünkü mezhepsel bölünmeler onları bir hayli yordu. Fakat bu ileriki zamanlarda çok önemli olmayacak, nasıl olsa herkes düalist inanç olarak aynı olacak, güç birliği altında yine bir hedef belirterek ileride İslam’a karşı güzel planlar uygulama adına birlikte hareket edilecekti.

 Batı bilim ve teknolojiyi ileri götürünce artık şımaracak, kuvvetli Türk artık deniz altı, uçak ve ateşli silahlara karşı koyamayacaktı. Bu İslam topraklarının artık kolay elde edilmesi ve kolay sömürülmesi anlamına geliyordu. Doğru ya, Fatih topu döktüğünde İstanbul öylece fethedilmişti. Şimdi sıra onlardaydı.

 Evet, bu gücü elinde tutan batı, öncelikle sopayı gösterip ardından benim gibi modern, liberal ol demekle işe koyuldu. 18 ve 19. yüzyılda ivme kazanan pozitivizm hızla günümüze kadar devam ederken, kendilerinin nasıl dini geri plana atarak kalkındıklarını, Müslümanların da böylece kalkınabileceklerini anlatarak öncelikle kalplere büyük baskılar yapıyor işbirlikçilerini de doyurmayı ve görevlerini kuvvetli bir şekilde yapmalarını salık veriyorlardı. Aslında onlar; İslam’ın bilme karşı olmadığını, ilim adamının toplumda çok saygın olduğunu, tefekkür etmenin, araştırma yapmanın, öğrenmenin ve öğretmenin farz olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ayrıca, İslamın; toplumcu, yardımlaşmayı esas alan, biz duygusunu daim işleyen bir din olduğunu da çok iyi biliyorlardı. Hatta yıllarca fethedilen topraklarda gayrimüslimler özgürce dinlerini de yaşıyorlar, para kazanıyorlar, hatta Müslümanlardan daha zengin oldukları gibi yönetimde de görevler alıyorlardı. Peki neden bu insanlar Müslümanlara düşman oluyorlardı. İşte bütün mesele burada, eğer bunu deruni olarak insanlar ele alabilir ve bunun üzerine gidilecek olursa işin altından yine egoizm dediğimiz bencillik çıkacaktır. İnsanlığı yok eden bu melun, habis hastalık hasettir. “Haset bütün amelleri yok eder” diye buyuran Peygamber(s) “boşuna çaba sarf etmeyin, eğer haset edecekseniz, er geç amelleriniz yine de yok olacak ve müflis bir şekilde ilahi huzura çıkacaksınız” dercesine, bu buyruğunu serlevha olarak gözümüzün önünde tutmamız için bizi uyarmıştır.

  İşte bu hadislerden hiç haberi olmayan kalpten mahrum globalciler, bu zavallı eyyamcılar yine de kendi halk tabanından(avam!)sırf bir mensubiyet duygusu olsun diye Hıristiyanlığı (Siyonizm gölgesindeki Yahudiliği de)kavmiyet mantığı ile ayakta tutmak, hiç olmasa savaşacak kişilere gerekli bazı argümanlarla duygulandırmak, heyecanlandırmak, basit anlamda yani; işleterek, boş bir gaye uğruna kutsallık atfetmek kurnazlığı ile ölüme sürüklemelerini sağlamak için bazı mistik duygulara ihtiyacını unutmamış, bunu kendinden olanlar, özellikle elit olanlar etkilenmese bile sömürü ülkelerindeki, hıristiyan olan perişan halkı etkilemek amacıyla, psikolojik olarak kullanacak, onların sadece kutsal duygularını münafıkça sömürerek bu gücü elinin altında tutacaklardı. Hatta bunu, zaman zaman geriye itilmiş işbirlikçi kilise mensupları ile de yapacaklardı. Çünkü Tanrı bilmezlik savaşma güdüsünü öldüreceğinden bu olmazsa olmazdı. Çünkü İslam’da paylaşım vardı. İhlâs esastı. Bunu duyan fakir, ezilen sömürülen halk, olur ya; İslam’a ilgi duyar, silah geri teperdi. Hem de en ruhban birilerini zaman zaman sıkıntı anlarında önde tutmak mantıklı olacaktı. Buna mukabil İslam ne kadar karalanırsa o kadar iyiydi. Yani dehşet, vahşet saçan, barbar, zulmedici, acımasız bir din olarak gösterilmeliydi. Buna alternatif kapitalist görüntüyle tabi ki değil; sadece özgür, bağımsız bir hürriyet mantığıyla beraber, mistik bir algılamada alternatif olarak daim işlenmeliydi. Halbuki, yalancının mumu yatsıya kadar yanacak, pusuda bekleyen Karl Marx bu foyaları ortaya dökecek, bir süre bu durumla boğuşan pozitivist yönetici, entelektüel ve işbirlikçi kilise yine yorulacak, İslam’la savaşına bir süre ara verecekti. Ancak bu savaş hesaplımıdır nedir, bu kez tüm batıyı bir araya getirecek güya kominizmi bertaraf edeceklerini söyleyerek, İslamdaki Ehli kitap mantığı ile bazı din adamlarını da etkileyerek yanlarına almayı başaracaklardı. İşte asıl hedef dedikleri ahbap liderler batı ile dost oluyor, çünkü batı bloğu onlara göre en sağlam bloktu! Hâlbuki çürümenin derinleşmesi asıl hedefin ikinci aşamasının başlangıcı buydu...

    Esasta liberal ve kapitalist mantığın, okuyan kesimi pozitivist yapmak, yöneticilerin dini ve milli duygularını bir kenara bırakmak, dini ve milli anlayışları olanları boyun eğdirerek veya öcü göstererek bunu sağlayarak seküler, dünyevi, faydacı bir yaşamı benimsemelerini salık vermek esas istekleriydi. Bunu zaman zaman zorla yaptırdığı da herkes tarafından  bilinen bir gerçektir artık. Bu durum sadece siyasi etkileme ile değil, ekonomi, sosyal, düalist din anlayışı, çarpık yaşantının özendirilmesi bir eğitim olarak okullarda okutulmalıydı. Bu durumdan kaçmak isteyenler asla bir adım ileri gidemeyecek şekilde refüze edilecek, daim cahil ve avam olarak ortada bırakılacaktı. Özel bir okul açılacaksa sadece kendi kolej ve üniversitelerinde olacak, burada da zengin Müslüman Türk olup işbirlikçi ailelerin çocukları okuyabilirdi. Aksi halde kimin haddine. Yani kim olursa olsun okumak isterse kesinlikle ödün verecekti. İşte bu en büyük silah olan ve eyyamcı bir toplumun kurulması için elit Bir zümrenin başa geçerek yönetici ve her sahada etkili kişiler olması için mühim bir psikolojik, sosyal ve sonrada oluşturulacak siyasal savaşın bel kemiğini oluşturacak, belki de silah kullanmadan koskoca bir ümmet paramparça edecek eğitmenler ordusunun teşekkülüydü.

  İslami toplumun bel kemiğini oluşturan Osmanlı ve şimdi de Türkiye Cumhuriyeti Topraklarında “Madem topraklarımız küresel gücün etkisinde, öyleyse biz de Milliyetçi söylemle bunları bertaraf edelim” diyecek olan samimi halka ise beş şart dayattılar.

1-Bu milliyetçiliğin düşmanı dışarıda olmayacak, biz size düşmanı gösterirsek düşman ancak odur. Milliyetçinin düşmanı sadece içerde küçük etnik yapılardır, asıl onlar tehlikedir. Bu tehlikeyi de onlar çıkararak, halkların kendi kendini yönetmesi dalkavukluğudur. (Zavallı etnik yapılar da bu durumu kendi lehlerine sanıp, sonunda kabile savaşlarına girmelerinin bir ilkellik olduğunu geç anlayacaklardır)

2-İslami argümanlar kullanılmayacak, kendileri gibi toplumu idare etmek içinse belki buna bir yere kadar müsaade edilecek.

3-Milliyetçilik sınırı ulus dışına çıkmayacak, köklerden falan bahsedilmesi yasak olacak.

4-Liberal ve kapitalist yaklaşımlar esas olacak, Hukuk batı standartlarına uyacak, küresel dünyanın ön gördüğü ekonomik, sosyal hatta sportif faaliyetler dahi küresel örgütlerle yönetilecek.

5-Zaman zaman bu dört şarta muhalif davranışlar husule gelirse otoriter yapı bu gibi ülkelerde caiz olacak, çünkü eski kalıntılardan eser kalmaması için hayatlarından endişe etmek halka zaman zaman hissettirilmelidir. Ama bu otorite yapı dışa değil, küresel ölçülerdeki milliyetçiliğe boyun eğmeyen kesimlere yapılacak, bunun için eyyamcı ortamlar ardına kadar serbest olacaktır. Özellikle gençler artık kalmayan değerler için bir tehlikede oluşturmadığından, herkes dünyanın hazzını sonuna kadar yaşayacaktır.

                                                                                           -2-

       Milli duygular zaman zaman köklerine inme sevdası olduğu için, araştırma ve geliştirme yapmamaları için ve hedeflerine varana kadar ciddi bir engelleme olsun diye yazı harflerini dahi değiştirmeden kaçınmamak, küresel gücün, Osmanlının bel kemiği olan şu anki bir kısmı dışarıda kalan Türkiyemizin belini kırmak amaçlarından olmazsa olmazları arasındaydı ve bu topluma maalesef milliyetçilik adına işletilerek kabul ettirilmişti. Bunu savunan bir milliyetçi varsa o milliyetçi değil, olsa olsa posacı elin avucuna bakan ne verirse alan bir dalkavuktur. Bu durum gerçek toplumu düşünen milliyetçi kesimin belini kırmış, köklerinden uzaklaştırmıştı. Ancak bunu anlayacak sol çevreden kayıp önce İslami denilen çevrelere yaklaşan sonra oradan da kendi kabuğuna çekilen muhterem şahsiyet “İslami argümanlardan bağımsız bir Türklüğün olması, olsa olsa köleliktir, hainliktir” diyen ve milliyetçi ve şu andaki İslami görüntü veren hiçbir partide boy göstermeyen Üstat İsmet ÖZEL’dir. O’nu saygıyla burada anıyor, kendisine uzun ömürler diliyorum.

   Bunu anlayana kadar toplum epey köklerinden uzağa düşürülecek ve 80-100 yıl sonra eyyamcı bir toplum için artık “Ana kaynaklarda neyin nesi?” diyebilecek  kadar çağdaş! Bir nesil olarak global bir dünyanın müdavimlerinden bir parçası olması sağlanacaktır.

   Batı dünyasında demokrasi anlamında konuşma özgürlüğü varsa da İslam Dünyasındaki avamın buna hazır olmadığını, bunların hepsinin krallıkla, diktatörlükle yönetilmesi önemli bir zorunluluktu. Ancak İslam, seküler yapıya uygun olmayan, toplumsal, birliktelikle yöneten ve yönetilenlerin ilahi emre uymada bir ayrımı öngörmediği bir din olduğunu önemle vurgulamaktadır. Hatta önderlerin daha mütedeyyin olması mühimdir. Çünkü takvalı bir yönetici yemez, yedirir ve halkını asla ateşe atmaz inancı hâkimdir. Öyle ki; kendisi dini yaşantısı tam değilse de önderlerin muhakkak İslam’ı yaşayan kimselerden olmasını isterler. Çünkü İslam’da “Allah’a isyanda itaat yoktur” hadisini bilmeyen yoktur. Kur’an beyanı ile “...Sizden olan ulul emre itaat ediniz” esası emredilmiştir. Peki, sizden olanın sizi kimlerdir? Bizden olan ulul emr kim? Bunlar iyice sorgulanınca hakikat açığa çıkabilir.

    Peki, bu fikirlerden Müslümanlar nasıl uzaklaştırılacaklardır? İşte eskiden beri plan bunun üzerine yapılmış, şimdi de bunun üzerine yapılmaktadır.

  Geçen sayıda bahsettiğim “Eyyamcı Anlayış” yine önümüze çıktı. sabır ve şükür mantığını zorlaştırıcı ve anlamsız kılıcı ilahi imtihanı hiç sayan, isyancı bir yapı ile İslam Dünyası’nın görmediği şeylerle ve argümanlarla karşı karşıya Müslümanlar bir kaos yaşamaktadır. Onuruyla yaşayanlar onurları kırıla kırıla, hatta bu bilinçli yapılarak bunu sağlamak amacıyla bir sürü enstrümanlar kullanılmaktadır.

   “Parasız adam gereksiz adam”, “Olda bir soğan başı ol”, “Elin adamı malı götürüyor, sen burada züğürt tesellisi ile avun”. Bütün bu aşağılık tabirleri çoğaltabiliriz. Bu küfri kelimeler İslam’a çok uzak kelimelerdir. Bu, batının altta kalanın canı çıksın temel felsefesinin kustuğu bir zulüm manifestosunun birinci ve önemli maddesidir...

http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright