Yok ırkıma yok izmihlal (1) | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Yok ırkıma yok izmihlal (1) 29.08.2014 22:48

Yok ırkıma yok izmihlal (1)



 1789 Fransız ihtilalinden sonra dünyada yeni bir siyasi anlayışın fikri yapısı yavaş  yavaş  yayılmaya başlarken, özellikle bu durum dünyada İslami temsil durumunda olan belki de ümmet anlayışına dayalı bir imparatorluk süren Osmanlı Devleti’ne içinden çıkılmaz bir kaos geleceğini haber veriyordu. Pozitivizm yeni hareketin dini olmuş, Osmanlı’daki gayrimüslimlerin de tetiklemesi ile teknolojik başarıyı elde eden ve yönetimde başarılı olan ve her kimse batıyı gören duyan bu durumu Osmanlı topraklarında işledi. Bu durum ortaya yeni batı felsefesi, yani Pozivitizm’i sanki İslam’ın karşısında yeni bir dinmiş gibi sunulmaya başlandı. Asakir-i Mansure-i Muhammedi adıyla anılan Mehmetçik yenilmez, daim zaferle çıkardı, çünkü onun dini doğruydu, Allah kendi dinini zafere ulaştırırdı. Peki şimdi neden böyle olmadı? İşte bu durum, İmanın doğruluğu ve yanlışlığının, savaşta yenilmenin sebepleri arasında sorgulayan ve hiçbir gelişmeyi, hiçbir süreci ve ilmi aşamaları takip etmeyen ve ilmi geri plana atan, hatta fen bilimlerini kanuni döneminde dahi Şeyhulislam Ebussuud Efendi vasıtasıyla yasaklayan bir zihniyet, acaba dine hizmet ediyor muydu etmiyor muydu? Bu konu bütün İslam dünyası tarafından ele alınması gereken, İslam’a bühtan yapan bir tavır değilse nedir? Aslında tabii bilimlerde her şeyin bir ölçü ile yaratıldığını, bu ölçünün araştırılmasının Kur’an’da teşvik edilen bir tabii-şeriat olduğunu bilmemenin ne manaya geldiğini Müslümanların kendi kendine sorması gereken en büyük sorulardan biridir...    

1800’lerde hareketine ivme veren memleket düşmanlarının, hatta işbirlikçi hainlerin, Müslümanların başarısızlığının tek nedeninin İslam Dini’nin kendisi olduğunu vurgulamışlardır. İnsanların tabiatı gereği suçu daim birilerine fatura etmek olduğundan, maalesef bazı saf Müslümanları da buna inandıran hainler, dinin kendi sahiplerine dinlerinin sorgulanmalarının gerektiği inandırılmış, onların çalışmamalarının, hazırlanmamalarının ve sonuçta da başarısızlığının bedelini İslam’a çıkaran ucuz bir yaklaşım sergilemelerine neden olmuş ve fırsatçı kesimlere böylece gün doğmuştur. “İnsan ancak çalıştığının karşılığını alır”(Necm,39) ve diğer ayette ise “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizdendir”(Şura süresi,30) Kur’an beyanına rağmen salt anlamda inanmak suçlanmıştır. İşe dünden koyulmuş olanlar hiç zaman kaybetmeden İlk iş olarak, Fransız basımı olan Allahsızlığın el kitabını yayınlayarak, kütüphanelerde bunun okunması ve hatta hangi mısra bunu daha iyi savunuyorsa o mısranın altı çift çizilmeliydi, hatta bu kitaplar çoğalmalı ve herkese ulaştırılmalıydı. Abdullah CEVDET, Ahmet RIZA, Ali SUAVİ gibiler 1908’lere kadar bu çalışmalarına hız vermiş, bu gidişat  Padişah Abdulhamid Han’ın halli’ne neden olmuş, Osmanlı’nın yıkılış süreci hızlanmıştır.

Prof. İhsan Süreyya SIRMA ‘Abdulhamid’in Panislamizm Hareketi’ni anlattığı kitapta hulasa olarak “Jöntürkler’in çoğunun gayrimüslim olduğunu, ateist olduğunu, bazı az sayıda Türkler’in kandırılarak güya Padişah ve İslam’la birlikte Türklüğün ancak Meşrutiyetle kurtulacağını söyleyerek, kandırıldıklarını” belge ve isimlerle göz önüne sermiştir.

Önce Jöntürk, ardından İttihat Terakki olarak kendini gösteren bu grup, güya Türkçülük yapıyordu. Osmanlı’nın başı Padişah Türk’tü, ancak bu onlar için yetmiyordu. Bu şahıslar ateist, pozitivist yaklaşımları ile güya Türkçülük yaparak Osmanlıdaki Müslüman olan diğer unsurlara galebe çalıp yönetime geçmeliydiler. Tabii ki, bu durum, ayrımcılığın ayak sesleriydi ve diğer etnik yapıyı yavaş yavaş kışkırtmaya yetmişti. Çünkü İslami hassasiyeti ile hareket etmeyen bu anlayış zamanla dış unsurlarında dikkatini çekmiş, bu gizli teşkilatların bir çoğu Abdulhamid tarafından takip ettirildiğinde ajanlık yaptıkları dahi görülmüştür. Bu yıkıcıların birçoğu sürülmüş, birçoğu cezalandırılmış, ancak fitne tüm coğrafyayı etkisi altına aldığından, başarı sağlamak imkânsız hale gelmişti.

İslam dünyasının on üçüncü asra kadar bilime hizmet ettiği, ancak bunu dinsizlikle yapmadığı, bilakis İslam’ın bilimle daha çok yayıldığını bilen Müslümanlar, bu sefer batının geliştirdiği, ancak dine düşman olarak üretildiği bu ilmi yapıya savunma insiyakı ile tepki gösterdi. Bizim Osmanlı aydınlarımızın münafık kalpli olanları da bu işlere canhıraş olarak çaba göstermiş, dönmediği halde dönmüş olanlar, gerileyen ve nihayet yıkılan Osmanlı’da öğrencilere dinsizlik aracı olarak kullanılan; Felsefe, sosyoloji, Matematik, fizik gibi derslerin, akılları sıra Müslümanlar’ın dinden uzaklaştırılmasını rahatlıkla sağlayacaklarını düşünerek bunu bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir.

Müslümanların bu eğitim tarzından tedirgin olmasına ve bu sinsi yapıya karşı cephe alınmasına neden olarak, inanan kesim iyice Fenden, sanattan, ilimden uzak kalmış, sanki bilim adamlarına düşman olur hale gelmişlerdi. Bunu fırsat bilen Pozitivistler, deneyleri Müslümanların gözüne sokarak “Metafiziğin böyle bir deneyle ispat edilmediği sürece kabul edilemeyeceğini” öne sürerek, insanların, özellikle zayıf yapılı, inançtan uzak olan kişilerin, bu etkisi de kalmayan dinden iyice uzaklaşmalarında fayda olduğu zehabına kapılarak, dinden irtidatlar başlamasına zevkle şahit oluyorlardı. Kendilerine göre batı,  dini geriye atmış ve öylece kalkınmıştı!

Osmanlının son dönemleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nde mütedeyyin kesim eğitimden gitgide ürkmeye başlamışlardı. Tabii olarak çağdaş bilimi yakalamamaları geniş anlamda Müslümanların bilimsel açıdan iyice geride kalmalarına da böylece sebep olmuşlardı. Sanki inanarak bilim yapılmazdı. Gerçekte onların inandığı dini yapılar, tahrif kitaplar onlara dinin bilim önünde bir engel olduğunu söylüyordu. Halbuki Kur’an “Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik bırakır”(Yunus,10) buyurarak ilmin ancak akılla, yani onu çalıştırıp araştırıp, düşündürüp hakikatin öylece bulunacağını söylemektedir. Şimdi hangi akıl sahibi İslam’ı dinin önünde bir engel olarak görebilir. Demek ki Müslümanlara geri kafalı diyenler bir haklı bir de haksızlar. Bir şeyde haklılar; Müslümanlar gerçekten son bin yıldır taklitle ve bir katkı sağlamadan uyguladıkları, son 1300-1400.yüzyıllardan itibaren de dini ilimler harici bilgileri bıraktığı için. Şunda da haksızlar ki batı, teknolojik üstünlüğü ele geçirince Müslümanlara zulmederek, kendilerinin dini geri plana attığını, Müslümanların da geriye atmalarını zorla, barbarca, haince istemelerindendir. Bunu sağlamak için her yolu denemişler, hala vahşice denemektedirler.

Bu dönemlerde Müslümanlar Medrese eğitimine gizli de olsa devam etmişler, lakin çağdaş anlamda Akademik anlamda eğitim metotları geliştirilemediğinden medreselere giden Müslümanlar’ın çocukları sadece biraz Fıkıh ve Hadis okuyarak, hatta sadece Kur’anı anlamadan sadece Arapça yazımından okuyarak, kendi dünyalarına iyice çekilmiş, taklitten kurtulamamışlardır. Bu durum  Merkezi hükümetin uyguladığı sistemli akademik metodlarla hazırlanmaya çalıştığı eğitim-öğretimden Müslüman halkın isteyerek veya istemeyerek uzak kalmasına neden olmuştur. Bu durum etkisini hala göstermektedir. Burada suçu tek bir kesime fatura etmekte yanlış olur, sebep alternatif sağlanamamasındadır.

İmamı gazali, bu durumu binli yıllarda görmüş Müslümanların bilimden uzak olmamalarını, ancak eğiticilere dikkat edilmesi gerektiğini bir kerametle şöyle açıklamıştır. Gazali, el-Munkız`u min ed-Delal adlı kitabında akli ve tabii ilimlerden bahsederken bakın ne söylüyor: "Matematiğin doğrudan dine olumlu veya olumsuz bir tarafı yoktur. Ancak matematik öğreticisi ateist ise, henüz Matematiği tam bilmeyen öğrencilere matematiği, ateizmi doğrulayan bir ilim gibi anlatılabilir. Buna bakarak da bir müslüman baba, matematiği dinsizliğin nedeni olarak görüp çocuğunun matematik öğrenmesine engel olursa, dine karşı olmuş olur. Çünkü kıble tayini ve miras taksimi gibi bazı işler(astronomi, istatistik, fizik vs) ancak matematik ve gökbilimle olur."

Görülüyor ki Gazali hicri 500.yılın, Miladi 12. asrın yenileyicisi olarak belirtildiği gibi, bu günümüzde kadar böyle durumların olacağını da peşinen herkesin bilmesinin gerektiğini söylemiş, ancak Müslümanların sadece hainlerin yanlış metodları sayesinde ilimden uzaklaştırılabileceklerini, çünkü Kur’an okuyanların iman akidesinin ne demek olduğunu bildiklerinden hassas olduklarını belirtmek istemiştir. Yani hiçbir Müslüman ilme karşı olamaz. Çünkü gerçek hiçbir alim ve hiçbir ilim Allah’ı inkara götürmez, bilakis ilim onun varlığının delilleridir, diyerek ilimden korkulmaması gerektiğini, gerekirse eğitimciye karşı alternatif bulunmasını zımnen vurgulamıştır. Ancak Ebussuud Efendi, İmamı Gazali’yi herhalde hesaba katmayarak, isteyerek veya istemeyerek yanlış ve felaketimizi hazırlayan bir fetvaya imza atarak günaha girmiştir.

İşte bu kaos ortamında İslami hassasiyetleri bir kenara bırakan metropoller, halkı bütün tehlikelere açık hale getirmiştir. Yıkılma ve madden yok olma noktasına gelen halk, mana anlamında da zafiyetlerle karşı karşıya kalmış, son enerjisini Mevcut Türkiye Cumhuriyeti topraklarını kurtarmaya harcayan Müslüman Türk Halkı, ne batılı, ne doğulu bir halde bulunduğu coğrafyada negatif kültür dediğimiz, kültürsüzleşme, kimliksizleşmeyle karşı karşıya kalarak, Prof. Orhan TÜRKDOĞAN hocanın dediği gibi ”Batı bize kültür diye, portakalın kabuğunu bize, içini kendilerine” ayırarak bizi kendi ilmi seviyelerine de çıkarmak istemediklerini, sadece sömürü aracı olarak kullanmak istediklerini vurgulamışlardır.

Yani, batılıların güttüğü mesele; ne Peygamberlerin bazen doğrular için gösterdiği cihad’a benziyor; ne de erdem sahibi filozofların insanlığı kurtarıcı öğretilerinin yayılmasına. Mesele tamamen eyyamcı bir topluluk oluşturup, seküler yapının dünyaya yayılmasını sağlarken, karşısındaki diğer dünyayı, Yani İslam mensuplarını proleterya yapıp emperyal düşüncelerini hayata geçirmek ve maddi yapılarını güçlendirmektir. Yani, mesele demokrasi, cumhuriyet falan değil; halkların maddi ve manevi buhranlara sürüklenmesidir. Tabii ki bunu uzun bir süre sonra anlamak bize pahalıya mal olmuştur. Aslında sadece bize değil, kendilerine de zarar vermekte, böylece dünya egoların tatmin edildiği tatil yeri olma arefesinde olup, ikinci seferde de kendisinde olmayanı zorla alma duygusunun aşılandığı içgüdülerle yaşanan bir yeryüzü arenasına dönüştürülmüş olacaktır.

http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright