Onlar peygamberi böyle sevdi… | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Onlar peygamberi böyle sevdi… 23.08.2015 12:24

Onlar peygamberi böyle sevdi…

Osmanlı’nın özünü ve temellerini besleyen manevî unsurların en başında ilâ-yı kelimetullâh aşkı ve peygamber sevgisi gelmiştir. Osmanlı sultanları, hayatları boyunca gaza meydanlarında bu mukaddes değerlere karşı sonsuz sevgi, saygı ve bağlılıklarını ispatlama sevdasıyla yaşamışlardı.

Osmanlı Devleti, tarih sahnesinde kaldığı sürece İslâm`ın bayraktarlığını yapmış, bu bayrağın dünyanın dört bir köşesinde dalgalanması için cansiperâne mücadele etmiştir. Sultanlar bu mücadelenin en ön safında ya bizzat yer almış veya yer alma arzusuyla yanıp tutuşmuşlardır. Bu kutlu insanlar, İslâm`a karşı yapılan saldırılara göğüs germeyi her devirde vazife bilmiş, bunu bir kulluk ve ümmet olma şuuru hassasiyetiyle yerine getirmişlerdir.

Her şeyden önce Osmanlı, devlet hâline geldikten hemen sonra kurduğu askerî birliği, O’nun davasını güttüğünden ötürü “Peygamber ocağı” payesiyle onurlandırmış, neferini de “Mehmetçik” adıyla taltif etmiştir. Ordusuna verdiği isimlerden biri de “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye”dir. Devletinin başka bir adını ise Sultan Vahdeddin’in ifadesiyle, “Devlet-i Âliye-i Muhammediye” koymuştur.

Osmanlı tarihçisi Bernard Lewis, "Osmanlı, İslam konusunda öylesine samimiydi ki adeta kendi varlığını İslam`la özdeşleştirmişti. Ülkesinin adı Osmanlı ülkesi değil, memalik-i İslamiye`ydi, hükümdarının adı padişah-ı İslam`dı, ordusunun adı asakir-i İslam`dı, din adamının adı şeyhülislamdı" diyerek uzun bir liste veriyor. Bu da gösteriyor ki Osmanlı ile İslam, samimi bir şekilde özdeşleştirmiştir.

Fatih Sultan Mehmet, Peygamber Efendimiz (sav)`e karşı duyduğu derin muhabbetini, en güzel biçimde İstanbul`un Fethi`nde ortaya koymuştur. Kutlu fethin hazırlık aşamasında, Rumeli Hisarı`nı, O`nun güzel ismi "Muhammed"in Arapça yazılışına göre inşa ettirmiş, hatta yapımı sırasında kendisi de bizzat taş taşımıştır.

Bu kutlu serdar İstanbul’un fethi sırasında bir gece otağından çıkar ve hocası Akşemseddin Hazretleri`ni ziyarete gider. Allah Resulü’nü Medine’ye hicretlerinden sonra Mescid-i Nebevî yapılana kadar evinde misafir eden ve yıllar sonra da, İstanbul önlerinde şehit olan sahabe efendimiz Hazreti Eyyub el-Ensarî`nin kabrinin bulunması hakkındaki arzularını belirtir, himmetlerini ister.

Akşemseddin Hazretleri hünkârın koluna girerek çadırdan çıkar. Haliç kıyılarında, surlara yakın bir yeri işaret ederek, "İşte burasıdır" der. Fatih Sultan Mehmet Han derhal emir verir: "Buraya bir cami ve türbe yapıla." Bu emir üzerine bugünkü caminin ve türbenin inşasına başlanır. Anlaşılıyor ki, onlar sadece Allah Resulüne değil O`nun köyünün kokusunu taşıyanlara da büyük bir sevgi beslemişlerdir.

Bu sevgi Fatih’ten oğluna da aksetmiştir. Bir gün İkinci Bayezid Han çok iyi dostu olan Hak âşığı Baba Yusuf’u Hacca uğurlamak için ayağına kadar gider, ona bir miktar altın teslim eder, “Bu, elimle çalışarak kazandığım helâl kazançtır. Bu altınları Ravzayı Tahire’nin kandilleri için ayırdım. Allah Resulü’nün (sav) huzuruna varınca: “Ey Allah’ın Resulü (sav), günahkâr kul Bayezid’in selâmı var… Bu altınları türbenin kandillerine yağ alınması için gönderdi, kabul buyurunuz…” diye tembih eder.

Yavuz Sultan Selim Mercidabık Savaşından sonra halifeliği Memluk hükümdarından devralmıştır. Ancak Yavuz Selim Han bu zaferden sonra İslâm dünyasında daha çok tanınmasından pek de hoşnut olmamıştır. Zira camilerde hutbeler kendisinin adına okunmaya başlanmış ve burada da Hâkimü`l-Harameyn (Mekke ve Medine`nin hâkimi) lâfzı kullanılır olmuştur.

Bu söz O’nu içten içe yaralar. Bir gün Halep Ulu Camii`nde bir Cuma namazı sırasında minberde imamın dilinde Hâkimü`l-Harameyn sözünü işitince, hemen ayağa kalkarak onu düzeltir: "Hayır, hayır Hakimü`l-Harameyn değil, Hâdimü`l-Harameyn (Mekke ve Medine`nin hizmetkârı)" Hatip, onun istediği gibi okur hutbeyi. Namazdan sonra da koca hünkâr, kaftanını hatibe hediye eder. Efendisi`ne karşı hissettiği derin muhabbete etrafındakiler de şahit olur.

Yavuz Sultan Selim, Cenabı Hakk’ın haremi Mekke’ye ve Resulullah’ın (sas) haremi Medine’ye askerle yürüyüp bu beldeleri teslim almadı. Mısır’ın Osmanlı’ya katılmasından sonra Mısır sultanlarına bağlı olarak Hicaz’ın idaresinde bulunan Mekke Emiri Şerif Berekat, ‘Emanât-ı Mübareke’yi oğlu ile Yavuz’a gönderdi ve Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildirdi. Ancak ne Yavuz, ne de sonraki padişahlar Mekke ve Medine kalelerine Osmanlı bayrağı çektirmedi. Nedeni ise bir zamanlar Peygamber Efendimiz ’in (sas) sancağının dalgalandığı yerde başka bayrakların dalgalanmasını uygun görmemeleriydi. Osmanlı’nın sonuna kadar Hicaz, Hz. Peygamber’in soyundan gelenler tarafından idare edildi. İstanbul’dan gönderilen görevliler, vali değil muhafız unvanını kullandılar.  

Kanunî Sultan Süleyman`ın rüyasında Efendimiz: "Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin sonra da benim şehrimi imar edesin!" diye emir buyurur. Bu emir üzerine, Kanunî hemen Harameyn`i imar ve iskân projelerine başlar. Hatta vasiyetinde şahsî servetinden hacılar için su getirecek bir vakıf kurulmasını ister. Kızı Mihrimah Sultan da babasının bu vasiyetini yerine getirir ve Arafat`taki Ayn-ı Zübeyde Suyu`nu Mekke`ye ulaştırır.

Sultan Birinci Ahmed, Kahire’de Sultan Kayıtbay Türbesi’ndeki Kadem-i Şerif’i İstanbul’a getirtmiş, önce Eyüp Sultan’a, inşası tamamlanınca da Sultanahmet Camii’ne koydurmuştu. Kadem-i Şerif Sultanahmet Camii’ne yerleştirildiği günün gecesinde padişah bir rüya görür. Rüyaya göre bir divan kurulmuş, Hz. Muhammed (sas) kadılık makamına geçmiştir. Sultan Kayıtbay, türbesinin ziyaret edilmesine vesile olan kadem-i şerifi kendi camine naklettiği için Sultan Ahmed’den davacıdır. Yüce makamdan Kadem-i Şerifin iadesi hükmü çıkar. Bunun üzerine Sultan Ahmet, Mısır’a iade etmeden önce Kadem-i Şerif şeklinde altın bir sorguç yaptırır ve üzerine kendisine ait,

“Nola tacım gibi başımda götürsem daim/ Kadem-i resmini ol Hazreti Şah-ı Resulün/ Gül-i gülzar-ı saadet o kadem sahibidir/ Ahmeda durma yüzün sür kademine o gülün” beyitlerini yazdırır. Bu sorgucu cuma namazları ve bayram selamlıkları ile önemli günlerde sarığına takardı.

Osmanlı Devleti’nde ilk ve tek altı minareli cami Sultanahmet Camii’dir. Bu zamana kadar Kâbe’deki cami altı minareliydi. Padişah, Kâbe’deki camiye yedinci minareyi eklettirdi. Böylece mukaddes beldeleri üstün tuttuğunu gösterdi.

Yine Sultan Birinci Ahmed zamanında, 1611’de Kâbe’nin altınoluğu yenilendi ve zemzem kuyusuna demir mahfaza yapıldı. Sultan Ahmed’in Kâbe’ye hürmeti o kadar büyüktü ki bir tuğlası altından bir tuğlası gümüşten olacak şekilde yeniden yaptırmayı bile düşünmüştü. Ancak din büyükleri bunu uygun görmedi.

Oğlu Dördüncü Murad, Kâbe anahtarını Bağdad seferine götürmüştü. Dedesi Yavuz gibi Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an okuduğu naklediliyor. Kâbe onun zamanında esaslı bir tamirat görmüştü. Sultan İkinci Mahmud, Efendimiz‘in ravzası üzerindeki kubbeyi yeniden inşa ettirmiş ve yeşile boyatmıştı. Günümüzdeki ‘Yeşil Kubbe (Kubbe-i Hadra) onun zamanında yapılmıştı. Peygamber Efendimiz ‘in (sas) hicret sonrasında yaptırdığı ilk mescit olan Kuba Mescidi’ni de tamir ettirmişti.

Sultan Abdülmecid, Mescid-i Nebevi’yi İstanbul’dan gönderdiği mimar, mühendis, usta ve sanatkârlarla adeta yeniden inşa ettirdi. 13 sene devam eden bu inşaat sürecinde Medine yakınlarındaki dağdan getirilen kırmızı taşlar kullanıldı. Bu çalışmalar sırasında çekiçler keçelere, taşlar pamuk balyalarına sarılmıştı ki ses çıkarıp Peygamber Efendimiz ’in (sas) ruhaniyatını rahatsız etmesin.

Ustalar, Mescid-i Nebevi’nin inşaatında kullanılan aletleri başka inşaatlarda kullanmadı. Abdülmecid, Peygamber Efendimiz ‘in (sas) mübarek baş ve ayakuçlarına konulmak üzere her biri 48’er kiloluk som altından şamdanlar gönderdi.

Sultan Abdülmecid’in annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın Mekke ve Medine’ye yardımlarından dolayı Medine’de adına Tebareke ve Yasin surelerini okutuyordu. Abdülmecid, Kâbe’nin aydınlatılması için direklere 3 binden fazla kandil astırmıştı. Altınoluk ve Mekke’deki kütüphane de bu dönemde yenilendi.

Kâbe`nin asi kabilelerden ve bedevilerden savunmasına yardımcı olmak üzere Osmanlılar tarafından inşa edilen Ecyad Kalesi Kâbe’nin boyunu geçmeyecek şekilde inşa edilmiştir. Hiçbir yapı Allaın evini gölgelememeliydi.

Sultan Abdülaziz de Peygamber âşığı padişahlardandır. Bir gün hasta yatağında yattığı sırada Medine`den bir dilekçe gelir. Devlet erkânı önce dilekçeyi arz etmekte tereddüt gösterse de, padişahın Medine`ye karşı hassasiyetini bildiklerinden, dilekçeyi huzura getirirler. Yaveri dilekçeyi okuyup cevabını isteyecektir; ama sultan onun Medine`den geldiğini öğrenince okumasına mâni olur. Muhabbeti öylesine derindir ki, yanındakilere "Beni ayağa kaldırınız. Mukaddes beldeden gelen dilekçeyi yatarak dinleyemem." der. Dilekçeyi titreyen ayaklarına rağmen el pençe divan durarak dinler ve hemen gereğinin yapılmasını emreder. Âdeti oluğu üzere Medine`den gelen hiçbir postayı abdestini tazelemeden eline almaz. Çünkü bunlarda Hz. Peygamber`in köyünün tozu ve kokusu vardır. Öper, alnına koyar, koklar ve öyle açar.

Osmanlının en çalkantılı dönemlerinden biri de İkinci Abdulhamid Han dönemidir. Lâkin bu dönemde önemli icraatlara imza atan cennet mekân Sultan Abdulhamid Han, ülkenin dört bir yanını demir yolu ile donatır. Bu yolların en önemlisi Hicaz demiryoludur. O mukaddes beldeleri korumak ve hacıların emniyetli bir yolculuk yapabilmesini sağlamak için, İstanbul`dan Medine`ye kadar demiryolu hattı döşetir. Harem hudutlarına yaklaşılınca da, rayların döşenmesinde sadece Müslüman işçilerin çalışmasına müsaade edilir. 31 Ağustos 1908 tarihinde Medine`ye ulaşan hattın son 30 km`lik kısmına bizzat padişahın emriyle keçe döşenir. Lokomotif şehre yaklaştığında hızını keser, yavaşça perona yanaşır. Yolcular parmak uçlarında inerler trenden, edeple, hürmetle... Keçe döşenen raylar, o kutlu beldeye duyulan hürmetten günün belli saatlerinde gülsuyuyla yıkanır. Demiryolunun güzergâhı olarak Peygamber Efendimiz ‘in kullandığı yollar takip edildi, istirahat buyurduğu yerlere istasyonlar yapıldı. Medine Tren İstasyonu öyle bir mimariyle yapıldı ki tren istasyona yanaşıp kapılar açıldığı zaman herkesin ilk yapı olarak Yeşil Kubbe’yi görmesi sağlandı.

İkinci Abdülhamid döneminde Medine’de bütün Müslümanlar birbirinin lisanını öğrensinler diye Talim-i Lügatlar Medresesi’ni yaptırdı.

Çanakkale savaşlarının en şiddetli zamanlarında II. Abdülhamid o dönem tahtta oturan kardeşi Mehmed Reşad’a haber göndererek, “Peygamber Efendimiz‘in kokusunu hissediyorum. Korkmayın, düşman Çanakkale’yi geçemeyecek.” demişti. Sultan Abdülhamid’in kefeni içine göğsüne, vasiyeti üzerine hırka-i saadete sürülen destimal konulmuştu. Böylece Peygamber Efendimiz‘in şefaatine nail olmayı arzu etmişti.

Yıllardan 1890`dır. Fransız akademisi üyelerinden Marki de Bonnier, "Muhammed" adlı bir oyun yazarak Comedie Français`e teslim etmiştir. Alınan haberlere göre oyunun provaları başlamak üzeredir.

Sahnede bir aktör Hz. Peygamber rolünde çıkacaktır. Oyunun Efendimizin manevî haysiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren bölümler ihtiva ettiği Sultan Abdulhamid’e ulaşır.

 Abdülhamid "Halife-i Müslimîn" sorumluluğuyla derhal harekete geçerek o tiyatronun bütün Fransa`da sahnelenmesini engelleyecektir

Ancak de Bonnier de işin peşini bırakmaya niyetli değildir. Bu defa eserini Abdülhamid`in diş giremeyeceğini tahmin ettiği, ABD ve İngiltere`de oynatmak için girişimde bulunur. Ne var ki, Abdülhamid`in müdahalesinden yine kurtulamaz. Bu defa diplomatik kanallardan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Salis-ry devreye sokularak piyesin yalnız o tiyatroda değil, bütün İngiltere`de oynanması yasaklanır.

1900 yılında Paris`te oynatılmak istenen “Muhammed`in Cenneti” adlı bir başka piyesin ancak ismi ve muhtevası değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de O’nun ince diplomatik girişimlerinin eseridir.

Sultan Reşad, Birinci Dünya Savaşı sırasında Hırka-i Saadetin Konya’ya taşınmasına karşı çıkmıştı. “Bunlar İstanbul’da bulundukça buralara düşman ayak basamaz.” demişti. Hırka-i saadet ziyaretinde dairenin perdelerinin eskidiğini görünce, “Üstümdeki elbiseler parıl parıl parlasın da perdeler kapkara olsun. Ben Peygamber Efendimiz ‘in (sas) kölesiyim, köle öyle olur da efendi böyle mi olur?” diyerek perdeleri yeniletti.

Osmanlı padişahları ilk ferdinden son ferdine kadar Peygamber sevgisini kalplerinde böylece taşık. Belki de bize bıraktıkları en mühim miras da o sevgidir.

http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright