Hipertansiyonun klinik sonuçları | HerAy Elazığ Aktuel-Elazığlıyım diyen herkesin dergisi
Ana Sayfa
Dolar : Euro : Bist :
Ana Sayfa >>Hipertansiyonun klinik sonuçları 30.11.2015 23:46

Hipertansiyonun klinik sonuçları


Uzun süreli olarak normal değerlerin üzerinde seyreden kan basıncı tüm vücuttaki arter ve arteriyollerin cidarını zorlayıp endotel yapıyı bozarken ortaya çıkan klinik hasar organa özgü farklılıklar gösterir.

Yüksek basınç damarları patlatarak kanamaya yol açabilmektedir. Kapalı sistemin en zayıf noktası neredeyse o noktada patlama-kanama gerçekleşebilir. (hipertansiyon atağı sırasında burnu kanayanlara bazen doktorları şanslı olduklarını söylemiş olabilir) Bu kanama eğer göz dibi diye de bilinen retina tabakasındaki kılcallarda meydana gelir ise; görmeyi sağlayan koni ve basil hücreleri ile kaplı bu son derece hassas ışığa duyarlı yüzey bozulup görme alanında daralma, yer yer lekelenmeler ve yine lokalizasyona göre ciddi görme kayıplarına yol açabilir.

Böylesi kanama gösteren kılcallar özel lazer cihazları kullanılarak yakılmakta daha fazla kanaması engellenmeye çalışılmaktadır. Bu gibi küçük göz dibi kanamalarına bağlı olarak gelişen görme kayıpları çoğu zaman ciddi hipertansiyon hastalığının bir delilidir ve başka bir takım kanamaların habercisi olabilir.

Söz konusu kanamalar şayet beyin damarlarında ya da beyni saran zarları besleyen damarlarda olursa halk arasında beyin kanaması olarak bilinen serebrovasküler hemoraji kısaca SVH denilen klinik tablo ile karşı karşıya kalınmış olur. Beyin kanamasındaki asıl korkulan kesinlikle kan kaybı değildir. Elbette burada da kanamanın gerçekleştiği yer çok önemli olmakla beraber esas korkulan kafa içi basıncın artmasıdır.

Beyin kafatası denilen ve-erken bebeklik dönemi hariç-esnemesi ve genişlemesi mümkün olmayan gayet sağlam bir kemik yapının içerisine yerleşik olarak yaratılmıştır. Sabit bir hacmi olan bu yapıyı tam olarak doldurmuş olan beynin içine ya da çevresine fazladan yer kaplayan bir miktar kanın sızıp birikmesi derhal bu kapalı ortamdaki basıncı artıracaktır. Çok az miktardaki bu kabil kanamalar öncelikle yine bulundukları bölgenin hassasiyetine göre önem kazanırlar.

Mesela beyin sapı olarak bilinen ve kalp atımı, soluk alıp verme, kan basıncının ve Ph değerinin kontrolü gibi oldukça hassas ve hayati işlevlerin yürütüldüğü alanda meydana gelebilecek 1 cc’ lik bir kanama bile lokal bası etkisi ile çok ciddi yaşamsal sonuçlara yol açabilir veya motor korteksin önemli bir kısmında meydana gelir ise bir takım inme ve felçlere sebep olabilirken belki nispeten önemsiz bir başka bölgedeki birkaç cc’lik kanamalar önemli bir klinik sonuca yol açmaksızın tolere edilebilir. Ancak bundan fazla olan kanamalar her zaman için büyük sıkıntıya yol açacaktır. Önceden de bahsettiğimiz üzere kafa içi basıncının artması ve beyin orta hattında şift (kayma) oluşması ise genellikle ölümcüldür.

Ayrıca hipertansiyona bağlı olarak genellikle beyni besleyen ana arterlerde meydana gelen damar sertliği (ateroskleroz) alanlarından ya da doğrudan kalp odacıklarında meydana gelmiş olan pıhtılardan kopan parçacıkların dolaşıma kapılıp beyne kadar geldikten sonra çapına uygun arter ya da arteriyolü tıkaması sonucunda oluşan kanamasız beyin damarı tıkanıkları da iskemik SVH olarak bilinir, beyin enfarktına yol açabilir ve çoğunlukla inmelerle neticelenir.  

Hipertansiyonun damar sertliğine yol açtığını, koroner arterlerdeki damar sertliği odaklarının ise miyokard enfarktüsü ile sonuçlanan bir süreci tetikleyebildiğini önceki yazıda ayrıntıları ile ele aldığımız için (esasen bu hamur daha çok su götürür lakin bu bahiste bu kadarı yeter) kalp konusunu by pass ederek son olarak böbrekler üzerindeki etkisine de değinerek bu yazıyı ve dahi hipertensiyon konusunu noktalayalım.

Metabolizma sırasında ortaya çıkan üre vb. bazı zehirli atıkların vücuttan ve kan dolaşımından uzaklaştırılması hayati öneme haizdir. Organizmada bu zor görevi böbrekler üstlenmiştir. Tasarım harikası olan bu organlarımız nefron adı verilen alt birimlerden oluşurlar. Kan dolaşımı sırasında renal arterler denen damarlar kanı böbreklere getirirler. Nefron arteriyolleri ise kanı her bir nefrona kadar ulaştırır. Buradan zehirli atıklarla yüklü olarak nefrona giren kan nefronun çıkışında süzülüp temizlenmiş olarak dolaşıma geri katılır. Kanın çok hassas bir dengede yürümesi gereken bir de sıvı-elektrolit balansı vardır. Na, Cl, K, Ca başta olmak üzere bazı anyon ve kat-yonlar dahi hücre içi ve hücre dışı ortamlarda farklı konsantrasyon ve yoğunlukta olmak üzere çok hassas sınırlarda dengede tutulmaktadırlar. Bütün bu ince ayarların çoğundan böbrekler sorumluyken ayrıca kan yapmak üzere kemik iliğini sürekli uyaran, su ve tuz tutulumu ve/veya atılımını ayarlayarak tansiyonun kendisini de düzenleyen yine böbreklerimizdir.

Ayrıca renin anjiyotensin aldosteron sistemi olarak –iyi bilinen- bir hormon mekanizmasını da kontrol ederek tansiyona yön verirken son zamanlarda renal arterin, böbreğe gelen kan miktar ve basıncına göre tansiyonun ayarlanmasında önemli rol üstlendiği, göbek çevresindeki yağlanmanın ise renal arteri daraltarak yüksek tansiyonu tetikleyebildiği söylenmektedir.

Uzun lafın kısası yüksek kan basıncı doğrudan nefrolara yansıyıp zarar verir, zamanla nefron kaybı kronik böbrek yetersizliğine kadar ilerleyebilir.

http://www.herayaktuel.com/
*Her hakkı saklıdır. İzinsiz gösterilemez, çoğaltılamaz..
haberyazilimi.com - Copyright